IMF ve Dünya Bankası (DB) son toplantısını geçtiğimiz günlerde Türkiye'de yaptı. İstanbul, son dönemlerde ev sahipliği yaptığı toplantılarla da artık bir dünya şehri olmaya doğru gidiyor. Napolyon'a "atfedilen bir sözde dünya tek devlet olsaydı İstanbul başkent olurdu" sözü de geçerliliğine doğru...
İstanbul'u bu yönüyle dünyaya tanıtmak, yer altı (medeniyeti) zenginliklerini ve yer üstündeki (medeniyeti) zenginliklerini her halde ülkemizde yaşayan her ferdi mutlu edecektir. Oysaki İstanbul bu güzellikleriyle anlatılacağı yerde plansız şehirleşmenin cezasını ödemekte; yağmurun getirdiği sel baskınları, yine plansızlığın getirdiği trafik kazaları ve yoğunlukları, hırsız ve kap-kaçlarla da gündeme geliyor maalesef.
...
İMF ve DB'nin toplantılarının yapıldığı günlerde Bir grup gösterici Toplantının yapıldığı vadinin altını üstüne getirdi. Yapmış oldukları taşkınlıklarla hem insanlara zarar verdiler hem de çevre esnafının mallarına zarar verdiler. Kısacası insanların can ve mal güvenliğini hiçe saydılar.
Bu şekilde yaparak neyi amaçladılar; 1) kendilerine taraftar bulmaya çalışıyorlarsa, bunu bu şekilde başarmaları mümkün değil. 2) Dünyadaki ekonomik krizi gündeme getirmek ise amaçları bunun yerine tam tersi kendileri gündem oldular, krizi unutturdular. 3) Global kiriz nedeniyle haklı eleştiri getiren kapitalizmin olumsuzluklarını dile getirmek isteyen makul açıklamaların da "güme" gitmesine neden oldular. 4) yapılan eylemler IMF ve DB'nin işine yaradı. Görünürde istediklerinin tam tersi bir sonuç elde ettiler.
Göstericiler, yaptıkları bu gösterilerden sonra, yaptıklarının sonuçlarını değerlendirecekler midir? Yaptıkları iş en azından kendi açılarından dahi faydalı mı, yoksa zararlı mı olmuştur diye... tam tersi "gününü gösterdik nasılda yaktık yıktık mı diyeceklerdir? Göstericilerden itidal beklentisinde olmak her hal saf dillik olacaktır!
Dünyayı sarıp sarmalayan bu ekonomik krizin yaşandığı günlerde ülkemizde bir taraftan IMF ve DB toplantılar yaparken bir başka yerde yaşanan krizlerin çıkış yollarını gösteren, kapitalizmin azgınlığını anlatan toplantılara gerçekte ne kadar ihtiyaç var! Ama bu gösteriler o ihtiyacı unutturdu IMF ve DB'nin ekmeğine yağ sürdü.
...
Krizin atlatılması için yapılan reklamlar var. "Alıp verin, ekonomiye can verin" diye. Reklam zaten mantalitesi gereği çok almayı israfı körüklüyor. "Eskiyi at," "yeniyi al" gibi. İhtiyaç olmayan "şey"leri de ihtiyaçmış gibi gösteriyor. Bu reklamda da aynı mantık güdülmüş. Daha çok harcanırsa, daha çok tüketilirse üretim yapılacağından ekonomik kriz sona erecekmiş gibi gösteriliyor.
Krizin bir yönüyle sebeplerinden biri belki de en önemlisi talebin çılgınca artması ve tüketilememesi. Üretenle tüketen arasında büyük bir uçurum oluşması, .Tüketenin tasarrufa yönelmeyi unutması; ne kadar çok tüketirsem o kadar mutluyum anlayışının oluşması... bu reklam aynı anlayışı devam ettirmeyi öneriyor! Krizin en etkili çözümlerinden birisi de tasarruf etmek. Tasarruf edildiğinde elde biriken paraların tekrar ekonomiye kazandırılması asıl ekonomiyi canlandıracak sebeplerden birisi değil mi? Bu da zenginlerin imkânlar ölçüsünde eldeki mallarını, servetlerini, müşterilerini bölüşmeyi getiriyor. Küçük olsun benim olsun mantığı burada da geçerliliğini koruyor.
Unutulmamalı ki; (en azından inananlar için) mal da mülk de Allah'ın tasarrufundadır. İstediğine verir, istediğinden alır. Koca çınarların devrildiği gibi en zenginlerin de devrilmesi mukadderdir. Bir yönüyle de imtihan sırrıdır. Bir de bazı ağaçlar vardır. Köylüler daha iyi bilirler, ağaç daha küçükken bir tel veya bezle dibinden bağlanır. Ve o bağlanan nesne ağacın içinde kalır ağaç büyür, koca çınar gibi olur, dibi ise güçsüzdür. Ağacın dış gövdesi o bağlanan nesneyi kıramadığı için büyüdükçe onu içine alır ve belli bir zaman sonra dışarıdan bakıldığında dibinin boğuk olduğu gözükmez, zaman geçer bu koca çınarı en haşmetli zamanında küçük bir rüzgâr veya kar yıkar. İşte o zaman ağacın dibinin boğuk olduğu ortaya çıkar.