Dilenciye para verilir mi? "Allah rızası için deyip kapıya gelen dilencileri boş çevirmemeye çalışıyoruz fakat baş edemiyoruz. Dilenenlere para vermekten dolayı sorumlu olur muyuz?"
Dilenciliğin altında hangi sebep yatarsa yatsın, hepimizin tartışmasız kabul edeceği acı bir gerçek varsa o da bu kötü alışkanlığın bir hastalık, toplumun kapanmaz, şifa bulmaz bir yarası oluşudur. Gördüğümüz kadarıyla dilenciler, genelde fiziksel engellerinden veya yaşlılıklarından dolayı çalışamayan kimselerden oluşuyor.
Dilencilik artık bir "meslek" haline gelmiş. Havadan gelen para varken, el emeğine, alın terine ihtiyaç duyulmamıştır. Toplum hayatında köklü değişiklikler yapan Peygamberimiz, dilencilik hastalığına çareler getirmiş. Dilenmeyi bir alışkanlık haline getirenleri bu yoldan vazgeçirmek için tedbirler almıştır.
Enes bin Malik anlatıyor: Bir gün Resulullah'ın (a.s.m.) huzuruna Ensar'dan birisi geldi, bir şey istedi. Resulullah ona sordu: "Evinde bir şey var mı?" "Evet, var ya Resulallah, bir çulumuz var. Bir tarafını altımıza seriyoruz, diğer tarafıyla da örtünüyoruz. Bir su kabımız var, onunla da su içiyoruz." "Öyleyse hemen kalk, çulu ve su kabının her ikisini de al, bana getir." O kişi gitti, her çulu ve su kabını getirdi.
Peygamberimiz çulla su kabını eline aldı, orada hazır bulunanlara gösterdi, "Şu iki eşyayı satın alacak kimse var mı?" diye sordu. Oradakilerden birisi, "Ben her ikisine de bir dirhem veririm" dedi. Resulullah iki-üç defa, "Bir dirhemden fazla veren yok mu?" diye tekrarladı. Daha sonra başka birisi, "Ben iki dirheme alırım" dedi. Resulullah çulu ve su kabını o zata sattı. İki dirhemi aldı, eşya sahibine verdi ve şöyle buyurdu: "Bu paranın bir dirhemi ile yiyecek al, ailene bırak. Bir dirhemiyle de bir balta al, bana getir."
O adam gitti, bir balta aldı, geldi. Peygamberimiz baltaya kendi eliyle bir sap taktı. Sonra da o adama verdi: "Al bunu, git odun kes, topla, sat. Seni on beş gün görmeyeceğim" buyurdu. O adam gitti, odun kesti, topladı, sattı. Daha sonra Peygamberimizin huzuruna geldi, on beş dirhem kazanmıştı. Bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek almıştı. Peygamberimiz bunun üzerine şöyle buyurdu: "Dilencilik yüzünden siyah bir nokta olarak kıyamet gününde gelmektense, şu halin ondan daha hayırlıdır. Dilenmek ancak şu dört kişiye caizdir:
1.Toprağa yapıştıran fakirliğe uğrayana (son derece yoksul düşene.)
2. Altından kalkamayacak derecede borç altına girene.
3. Para bulmak için kan parası yüklenen kimseye.
4. Çok acı veren, tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanan kimse, ihtiyacı kadar isteyebilir." 1
Hadisten açıkça anlaşılan odur ki, çalışamayacak kadar mağdur, sakat ve özürlü olan kişi, kendisine bakacak bir kimsesi yoksa, devlet de yardım etmiyorsa, ancak zarurî ihtiyacını giderecek kadar başkalarından isteyebilir, dilenebilir. Bu zorunlu durumlar dışında, dilenciliği bir geçim aracı haline getirenler büyük bir vebalin altına giriyorlar. Bu tür kimselere Peygamberimizin ciddi bir uyarısı vardır: "Her kim malını çoğaltmak için insanlardan mallarını isterse, o ancak ve ancak ateş parçası ister. Artık bunun ister azını, isterse çoğunu ister."2
Bu hadis, ihtiyacı olmadığı halde dilenmeyi reddettiği gibi, cehennem azabını netice verecek bir iş olduğunu da ifade ediyor, dilenmeyi haram sayıyor. Bu açıdan haram işleyenlerin sayısının artmaması için, bu tür kimselerin türemesine fırsat vermemek gerekir. Duha Suresi'nde geçen "Bir şey isteyeni geri çevirip azarlama" mealindeki ayette asıl anlatılanın, ilmî bir mesele soranı, bir şey öğrenmek isteyeni geri çevirmemektir. Yoksa bu âyet kapıya her geleni boş çevirmemek şeklinde anlaşılmamalıdır.33 Çünkü bu durumda dilenciliğe fırsat tanınmış, normal bir olay gibi görülmüş olur.MEHMET PAKSU/BUGÜN
SORU: Kızım üniversitede okuyor. Avrupa Birliği projesi kapsamında Ukraynalı, Polonyalı, İtalyan öğrencilerini gezdirirken içlerinden birinin şu sorusuyla karşı karşıya kalmış: “Domuz etinin İslâmiyet’te haram olduğunu biliyorum. Ancak Kur’ân-ı Kerim’e giriş sebebinin ne olduğunu merak ediyorum.” Bu konuda bizi aydınlatabilir misiniz? (Mehmet Yeşiloğlu)
CEVAP: “Domuz eti yasağı neden Kur’ân’a girdi” sorusunu hiç kimse kesin bilemez. Ancak şunu söyleyebiliriz. Domuz, Tevrat’ta da yasaktır. Yahudiler Hicaz Bölgesi olan Medine’de yoğunluklu olarak yaşıyorlardı ve onlar domuzun yasak olduğunu söylüyorlardı. Araplar da onlardan bazı din kurallarını duymuşlardı. Kur’ân, kendinden önce gelmiş olan Tanrısal Kitabı (yani Musa kitabını İsa kitabını) doğrulayıcı ve temel konularda onlara uygun olarak inmiştir.
Maide 47-48’inci ayetleri okursanız bunu anlarsınız. İşte Kur’ân da daha önceki kitapta haram kılınmış olan domuz etini haram kılmıştır. Çünkü Kur’ân o kitabı Tanrı Kitabı olarak kabul etmektedir. Onun temel yasaklarını (puta tapmak, zina etmek, yalan söylemek, insan öldürmek ve Tevrat’ın on emri) kabul etmiş ve Müslümanlar için de bunları yasaklamıştır. Ama neden yasaktır domuz eti? Bazı sebeplerini anlayabiliyoruz: Sıcak bölgelerde domuz kötü kokar, çevre kirliliğine neden olur. Etinin sindirimi güçtür. Ayrıca insan bedeninde hastalık yapan bir şeridin de taşıyıcısıdır ve daha bizim bilemediğimiz birçok sebepler...
“Hayat yolculuğumuz sadece dünya ile mi sınırlıdır, yoksa kabirden sonra da devam ediyor mu? Kabirde suâl ve hayat nasıl olacaktır?”
Kabir hayatı âhiret hayatının ilk durağıdır. Dünyadan başlayıp kabre, haşre ve ebede kadar uzanıp giden beşer yolculuğunun ilk istasyonudur.1
Kabir istasyonundan sonra yolculuk da devam ediyor, hayat da! Hayat devam ediyor; çünkü ruh bâkîdir. Kabirde insan ceset bakımından ölmüştür; fakat rûhen hayy’dır, yani hayattadır, yani yaşıyor.
Kabir suâli haktır. Kabir azabı haktır. Kabir saadeti haktır. Kabirden sonra ruhun cesetle birlikte yeniden dirilişi haktır. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “İnsan diyor ki: ‘Öldüğüm zaman gerçekten diri olarak (kabrimden) çıkarılacak mıyım?’ İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?”2
Kabirde azabı ruh çeker, saadeti de ruh görür. Fakat ceset hissesiz de kalmaz! Kabir hayatı açısından ceset ölmüştür; fakat rûha gelen darbelerin veya mutlulukların çok da uzağında değildir. Çünkü günahlarda ruhun irâde beyanı ve şer tercihi her ne kadar ön plânda idiyse de; cesedin fiilî rolü ve bizâtihî iştirâki göz ardı edilebilir mi? Meselâ, koğuculuğu isteyen ve teşvik eden rûhî kuvveler ise de, bilfiil icrâ eden dil değil mi? Meselâ, hırsızlığa yönlendiren rûhî güçler ise de, hırsızlıktan fiilen beslenen ve faydalanan beden değil mi? Meselâ, içkiye sürükleyen rûhî temâyüller ise de, içkiyi tadan, haram eğlenceden beslenen ve keyif alan beden değil mi?
Bunun aksi sevap ve hayır noktasında da düşünülebilir. Hayra yönlendiren kalbin duyarlılığı ise de, hayır için çok çilelere katlanan bedenden başkası değildir. Meselâ, namaz için camiye gitmeye yönlendirdiğimiz ayaklarımızın hakkından geçebilir miyiz? Bir ihtiyaç sahibinin elini tutmakta kullandığımız ellerimizin hakkını görmezden gelebilir miyiz? Haramlardan yana sevk etmediğimiz ve helâl dâirede terbiye ettiğimiz bedenimizin muhtelif organlarının mükâfâtı hak etmediğini söyleyebilir miyiz?
Hiç şüphesiz asıl cismânî lezzet de, cismânî azap da “ba’sü ba’de’l-mevtten” sonra, yani dirilişi müteâkip kurulacak mîzandan sonra, yani mahşerden sonra hayatın Cennet ve Cehennem şeklinde tecellîsi çerçevesinde görülecektir. Ve kabir hayatı genel itibariyle ruhânîdir. Fakat bir takım tecellîlerden cesedin de hissesini alacağı anlaşılmaktadır.
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurmuştur: “Kabir, âhiret konaklarından ilkidir. Eğer insan ondan kurtulursa, gerisi kolaydır! Şâyet kurtulamazsa, gerisi daha ağırdır.”3
Ebû Hüreyre (ra) anlatmıştır: Resûl-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurdu:
“Ölen kişi defnedildiği zaman ona siyah ve mavi gözlü iki melek gelir. Bunlardan birine Münker, öbürüne de Nekir denir.
“Melekler sorarlar: ‘Bu zât için ne demiştin?’
“Adam, ölmeden önce söylediğini aynen söyler: ‘O, Allah’ın kulu ve Resûlüdür. Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederim.’
“Melekler: ‘Senin bunu söylediğini esasen biliyorduk!’ derler.
“Sonra onun kabri yetmiş metre kare olarak genişletilir, içi onun için aydınlatılır. Sonra ona: ‘İstirahat et!’ denir.
“O da öyle sevinir ki: ‘Âileme dönüp onlara haber vereyim mi?’ der.
“Melekler: ‘Gelin-güvey gibi uyu’ derler.
“Onları âilesinden en çok sevdiği kişi uyandırır! O kişi, Allah onu yatağından mahşerde kaldırıncaya kadar rahatça istirahat eder.
“Şâyet ölen münâfık ise, meleklerin sorusuna: ‘İnsanların ona Peygamber dediklerini işitirdim! Ve ben de aynı şeyi söylerdim! Fakat hakikat mıdır, bilemiyorum!’ der.
“Bunun üzerine melekler: ‘Senin böyle söylediğini esasen biliyorduk!’ derler.
“Sonra toprağa: ‘Onun üzerine eğil!’ denilir. Toprak onun üzerine eğilir. Yan kaburga kemikleri yerlerinden oynar. Ve Allah onu yatağından mahşerde kaldırıncaya kadar, böylece toprakta devamlı olarak azap içinde kalır.”4
Yâ İlâhenâ, Rabbimiz sensin. Bizi kabir azabından, âhiret azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle. Âmîn.
“Madem Peygamberimiz (a.s.m) kâinatın yaratılmasına sebeptir ve Allah insanlara din olarak İslam’ı seçmiştir, o halde Peygamberimiz (a.s.m) niye en son Peygamber gönderildi? Niye ilk olarak gönderilmedi?”
1-Allah’ın takdiri, tensibi ve zamanlaması böyledir. Beşer bu tensibe sadece boyun eğer. Eleştirmez. İlâhî takdir ve tensip eleştirilmez; olduğu gibi kabul edilir.
2-Hazret-i Muhammed (asm) kâinata rahmet olarak gönderildi.1 Yani O’nun dîni ve mesajı kâinâta ve kâinâtta var olan her akıl sahibine necat verecek ve tüm zamanlarda tüm insanları kurtaracak bir bilgi deposu ve merhamet hazinesi olarak, hep insanın medenî seviyesine ve akıl düzeyine uygun şekilde nazil oldu. Eğer ilk din olarak gönderilseydi, ilk insanlarca anlaşılmaz, kavranmaz ve yaşanmazdı. Yani bu son zamana gelen Allah’ın dîni ve şeriatı, ilk insanlar için teklif-i mâlâ yutak olurdu. Bu din ve kitapla Peygamberimiz (asm) ilk zamanda gelseydi, güç yetirilmeyen dinî emirlerle ve okunup anlaşılmayan ayetlerle gelmiş olurdu. Bu durumda ise bu din âlemlere necat kaynağı ve rahmet vesilesi olmazdı.Çünkü meselâ insanlar henüz sosyal hayatı teşekkül ettirmemişken zekât emri, sadaka emri, hac emri anlaşılır emirler olmazdı. İnsanların günahları henüz ayyuka çıkmamışken, Allah’ın bağışlayıcı olduğu haberi yeterince kavranmazdı. Fitne, fesat, kavga, gürültü, öfke, kin, nefret duyguları yeterince tanınmadan, yaşanmadan, bu duyguların arsızlığı bilinmeden, güler yüzlü olmanın, iyilik yapmanın, yardımsever olmanın, bağışlayıcı olmanın, hüsn-ü zan yapmanın iyi ahlâktan olduğu hakikatini insanlar kavrayamazlardı. Güzel ahlâk tüm üstünlükleriyle ortaya konamazdı. Çünkü insanın ferdî ve sosyal seviyesi buna hazır değildi.
3-Netice olarak; ilk insanın fizikî, sosyal ve psikolojik yapısına uygun şekilde Allah’tan vahiy gelmesi gerekiyor ve bu vahyi tebliğ edecek peygamber de onlara onların diliyle ve onların anlayış seviyesine göre hitap etmesi gerekiyordu. Cenab-ı Allah tarafından yapılan da budur. İlk peygamber Hazret-i Âdem’e (as) ilk insanın seviyesine uygun biçimde on sayfalık vahiy geldi. Ona gelen İslâmiyet, son Peygamber Hazret-i Muhammed’e (asm) gelen İslâmiyet’e nispeten elbette çok sadeydi. Ayrıntıdan uzaktı. O günün insanının kavrayabileceği şekilde detaysız ve yalındı.
İnsanlar sosyal ve ferdî hayatlarında ayrıntıya, farklı yaşayış tarzlarına, farklı kültür ve alışkanlıklara girdikçe, Allah’ın gönderdiği din ve şeriatlar da insanların fehimlerine uygun şekilde yoğunluklar taşıdı. Bu fıtrî bir süreçtir. Allah hiçbir zaman hiçbir insan topluluğuna güç yetiremeyecekleri emirler ve yasaklar göndermemiştir. Allah’ın her peygamberle gönderdiği din, o zamanın insanının sosyal ve kültürel alt yapısına, kabiliyetlerine ve anlayış seviyesine uygunluk arz etmiştir.
Nihayet Cenab-ı Allah son zaman insanının ulaştığı medenî seviyeye ve anlayış düzeyine uygun biçimde kemale erdirdiği dinini, son defa bir rahmet vesikası olarak rahmet Peygamberi Hazret-i Muhammed (asm) ile gönderdi. Güzel ahlâkın bütün unsurlarını içinde toplayan bu son din, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” Buyuran Hazret-i Muhammed’in (asm) kâinatın hem çekirdeği ve hem meyvesi olması ciheti ile bir bütünlük oluşturmuştur. Tıpkı ağacın en başında var olan çekirdeğin, ağacın bütün meyvelerinin rengi, kokusu, dokusu, rızık ciheti ve içinde sakladığı yeni çekirdekleriyle kemalini göstermesi gibi. İslâm dini, insanlığın bütün kabiliyetlerini kemâlâtın zirvesine taşıyacak bir istidatta, kemâlâtın ve güzel ahlâkın bütün dallarında zirvede bulunan bir peygamberle (asm) bize tebliğ edilmiştir.
Bize sadece bu dini anlamak ve bu rahmet peygamberine sorgusuz sualsiz ümmet olabilmek kalıyor!
SORU: “Kimileri çocukların camiye getirilmelerinden rahatsız oluyor, doğru bulmuyorlar. Oysa çocuklarımızı camiye götürmeyip nereye götüreceğiz? Evimizden sonra götürebileceğimiz tek mekân camiimiz. Gerçekten, bir yaş sınırı var mıdır? Varsa nedir? Gerekçeleri nelerdir?”
Evlatlarımız geleceğimizdir, dünyamızdır, ahiretimizdir, her şeyimizdir. Onların terbiyesi yüz akımız, onların hatası hatamızdır. Onların iyiliği iyilimiz, kötülüğü kötülüğümüzdür. Çocuklarımızı duâ çemberimize alırız. Duâ ve ibadeti öğretiriz. Duâ ve ibadet yaptığımız mekânlara götürürüz. Onlarla bizim aramızda bir iletişim köprüsü kuruldu mu, bizi ne yaş sınırı tutar, ne kural tutar, ne şart tutar.
Kur’ân, peygamberlerin, soylarının ve zürriyetlerinin istikameti ile ilgili endişelerini Allah’a arz edip medet isteyen duâlarıyla doludur:
“Hani İbrahim şöyle duâ etmişti: ‘Ya Rabbi! Bu Mekke şehrini emin kıl. Beni ve evlâtlarımı putlara tapmaktan koru! Ey Rabbimiz! Beni ve benim neslimden olanları namazda devamlı kıl.”1
“Hani İmran’ın hanımı: ‘Ey Rabbim! Ben karnımdaki çocuğu dünya meşguliyetlerinden uzak bir kul olarak Senin ibadetine adadım. Bunu benden kabul buyur! Ben ona Meryem adını verdim. Onun ve neslinin kovulmuş şeytanın şerrinden korunması için Sana sığındım.’”2
Soyumuz nesl-i cediddendir. Çok kutlu bir bahar çağı onları bekliyor. Biz onları mabetlerimize ısındırmak ve dinî değerlerimizi sevdirmekle mükellefiz. Bunun değeri hiç şüphesiz tartışılamaz.
Fakat onun, başkalarını rahatsız etmeyecek biçimde mabedimize giriş çıkışını sağlamak üzere tedbirini almanın, böyle tartışmaların hızını keseceği açıktır. Meselâ varsa camide bir odanın böyle nesl-i cedide tahsis edilmesi mümkündür. Veya çocuğumuzun namaz esnasında yanımızdan uzaklaşmamasını sağlamak mümkün olabilir.
Soru: Ölmüş kimse için kurban kesilir mi? Ne zaman kesilir?
Cevab: Bismillâhirrahmanirrahim.
Ölü kurbanı veya kabir kurbanı diye bir kurban çeşidi yoktur. Ancak, ölü adına veya sevabı ölüye bağışlanmak üzere kendi malından kurban kesilebilir. Vasiyeti yoksa, ölen kimseler için mirasçılarının kurban kesmeleri gerekmez. Ancak bir kimse, sevabını ölmüş bulunan anne veya babasına yahut diğer yakınlarına bağışlamak üzere, çeşitli hayır kurumlarına, fakir ve muhtaç kişilere bağışta bulunabileceği gibi, kurban da kesebilir. Ölenin kendisi için kurban kesilmesine dair vasiyeti yoksa, kesen kimse, bu kurban etini fakirlere yedirebileceği gibi, kendisi ve zenginler de yiyebilir. Vasiyet varsa, tamamen fakirlere yedirilmesi veya dağıtılması gerekir.
Ölen kimsenin vasiyeti olmaksızın, sevabı onun ruhuna bağışlanmak üzere kesilen kurbanın herhangi bir zamanda kesilmesi caiz ise de, kurban bayramı günlerinde kesilmesi daha faziletli ve daha sevaplıdır. Ölenin vasiyeti gereğince kesilen kurban ise, ancak kurban bayramı günlerinde kesilir. Arefe günü kesilemez. Çünkü, kurban niyeti ile kesilecek hayvanlar ancak kurban günleri kesilebilir. Halk arasında ölüler için kesilecek kurbanlar arefe günü kesilir, şeklindeki yaygın inanış yanlıştır. (İbn-i Abidin, 5/229; Serahsi, Mebsut, 12/8-13; Kâsânî, a.g.e. 5/61-79; Âlemgir, a.g.e. 5/291-301; Damad, 2/519-521)
Kurban nasıl kesilir?
Soru: Kurban nasıl kesilir, nelere dikkat etmek gerekir?
Cevab: Bismillâhirrahmanirrahim.
Dinimiz, her işte ihsanı, yani işi en güzel bir şekilde yapmayı emretmektedir. Kurban ibadetinin en iyi en güzel şekilde yapılması için, Kurban ehil kişiler tarafından kesilmeli ve kesim işlemi süratli bir şekilde tamamlanmalıdır. Bu esnada psikolojik olarak etkilenmemeleri için çocukların kesim mahallinden uzak tutulmalarına dikkat edilmelidir.
Kurban edilecek hayvan ite-kaka değil, incitilmeden kesilecek yere götürülmelidir. Kurban kesmek için bıçak önceden bilenip hazırlanır ve hayvanın göremeyeceği bir yere konulur. Sonra hayvan ayakları ve yüzü kıbleye gelecek şekilde sol tarafına yatırılır.
Hayvanın sağ arka ayağı serbest kalmak şartıyla diğer ayakları bağlanır. Bundan sonra tekbir ve tehlil getirilir. Arkasından “Bismillahi ALLAHü ekber” denilerek, hayvanın boynuna bıçak vurulur.
Nefes ve yemek boruları ile şahdamarı denilen iki anadamarı kesilir. İlik bu ilk darbelerde kesilmeyerek, kanın iyice boşalması ve hayvanın canının çıkması beklenmelidir. Hayvanın canının iyice çıktığına kanâat getirildikten sonra, ilik kesilerek başı koparılmalı, hayvanın yüzülmesine başlanmalıdır.
Aksi halde hayvan acı duyacağından mekruhtur. Sığır, manda, koyun ve keçi çene altından, deve ise göğsünden boğazlanır. Bunların aksini yapmak mekruhtur.
Kurbanların hijyenik ortamda ve dini usullere uygun olarak kesilmesini sağlamak üzere, kurban kesimi ile ilgili kurallara uymak hususunda kurban kesen herkesin gerekli hassasiyeti göstermesi, mümkün olduğu kadar yetkililerce kurban kesim yeri olarak belirlenen mahallerde kurbanlarını kestirmeleri, kesinlikle yol ve caddelerde bu işi yapmamaları, evlerinin bahçesinde kurban keseceklerin de temizlik kurallarına hassasiyetle uymaları gerekmektedir. Bu konuda kamu yararı göz önünde tutularak belirlenen kurallara uymak dinimizin de bir gereğidir.
Ramazan ayında herkes oruçlu iken mazeretleri sebebiyle oruçlarını tehir etme iznine sahip olanlar kimlerdir?
Zaman gazetesinden Ahmed Şahin'in aktardıkları...
Herkesin oruç tuttuğu Ramazan'da kimler oruç tutmayabilir?
Aziz okuyucularım, malumunuz olduğu üzere, sonsuz merhamet sahibi Rabb'imiz, bütün sene boyunca serbest bıraktığı biz kullarını, bir aylık oruç ibadetiyle mükellef kılmış, hem sıhhatlerini kazanmaları hem de sahip oldukları nimetlerin farkına varmaları için günahların affına sebep olacak bir irade imtihanına tüm kullarını tabi tutmuştur.
Bu irade imtihanında oruçlarını tutanlar çok şey kazanırlar, hiçbir şey kaybetmezler. Tutmayanlar ise hiçbir şey kazanmazlar; ama (ahiretleri adına) çok şey kaybederler. Bunun için nefse ve şeytana uymayanlar, Ramazan-ı Şerif'in şanına ait hürmeti çiğnemeyerek herkesle birlikte oruç tutarlar, yine herkesle birlikte iftar eder, bayrama ulaşırlar... Böylece bir aylık irade imtihanından yüz akıyla çıkarlar..
Bununla beraber yine sonsuz merhamet ve şefkatin sahibi olan Rabb'imiz, kullarının oruç tutamayacak derecede mazereti olanlarını da ayırır, onlara oruçlarını ileride mazeretleri geçince tutma izni de verir, rahatlatır... Bu sebeple Ramazan'da oruç tutamayacak durumda olan özürlüler zorlanmazlar, oruç tutacak imkana ve sıhhate kavuşuncaya kadar oruç tutmaz beklerler..
- Kimlerdir Ramazan ayında herkes oruçlu iken mazeretleri sebebiyle oruçlarını tehir etme iznine sahip olanlar? Bu izin sahiplerini kısaca şöyle sıralamak mümkündür:
1- En başta oruç tutacak yaşa erişmemiş küçük masum çocuklar: Bunlar erginlik yaşına ulaşmadıkça oruç tutmakla yükümlü olmazlar. Tutarlarsa sevabı, onları alıştıranlara da şamil olur. Erginlik yaşının son sınırı, on beş yaş denmişse de esas yükümlülük, kızlarda özel hal, erkek çocuklarda ihtilam olmanın başlamasıyla başlar. Bu tespitler yapılamazsa on beş yaş son mükellefiyet yaşı olarak kesinleşir...
2- Yaşlanmış, açlığa tahammülü azalmış ihtiyarlar: Oruç tutacak kuvvete sahip olmayan bu yaşlıların halsizlikleri oruç tutmaları halinde daha da artacak, zor durumda kalacaklarsa tutmazlar. Bunların maddi imkanı müsait olanları, tutmadıkları her oruç başına yoksula birer fitre miktarı yardım yaparlar.. Oruçlarını böyle tutmuş sayılırlar. Fitre miktarı sadaka veremeyecek durumda olanlardan ise Rabb'imiz onu da istemez, bağışlar, borçlu da kalmazlar...
3- Yaşlı değil, fakat hasta olanlar: Oruç tutacak olurlarsa hastalıkları fazlalaşacak, sıhhatleri daha da bozulacaksa sıhhatine kavuşunca tutmaya niyet ederek beklerler...
4- Hamile hanımlar: Taşıdıkları çocuklarına bir zarar geleceğini düşünüyorlarsa doğumdan sonraki müsait devrede tutmaya niyet ederek oruçlarını tehir ederler.
5- Doğumdan sonra çocuk emdirmekte olan anneler: Oruçlu iken sütün azalacağını, emen çocuğun ya da annenin zarar göreceğini düşünüyorlarsa oruçlarını tehir eder, sonra tutarlar.
6- Her ay belli günlerdeki özürleri başlamış bulunanlar: Bunlar da oruçlarını bu halleri başlayınca bırakırlar; bitince başlarlar. Bu özürlerini başlatmamak için önceden ilaç almaya mecbur değiller. Çünkü oruç tutamadıkları günlerinde de Rabb'imizin tutmayın emrine itaat ettikleri için oruçlarını tehir etmekteler. Yani isyan yok, yine emre itaat var.
7- Seferde olanlar: Oruç günlerinde doksan kilometreden az olmayan yolculuğa çıkmış bulunanlar... Bunlar tutarlarsa sevaplısını tercih etmiş olurlar, yolculuk sebebiyle tutmazlarsa verilen izinden istifade etmiş olurlar, vebale girmiş olmazlar.
***
İleride genişçe bilgi vermeyi düşündüğümüz bu gibi özel konuların en başında bugün acil olarak ihtiyaç duyulabilecek (unutarak oruç bozma) konusuna dikkat çekmek istiyorum:
- Oruç, sabaha karşı imsak vaktinin girmesiyle başlar, akşam da iftar vaktinin girmesiyle biter. Bu giriş ve çıkış sınırları içinde oruçlu bulunan insan, dikkatli olur, yeme içme gibi orucu bozucu hallerden kesinlikle uzak durur. Ancak unutarak orucunu bozacak olursa hatırladığı anda hemen ağzındakini dışarıya çıkarır, orucuna yine devam eder. Çünkü Rabb'imiz unutarak yapılan oruç bozmadan sorumlu tutmuyor kullarını. Bununla beraber dikkat etmeli, oruçlu olduğunu unutmamaya gayret etmeli, ama unutarak bozma olursa, nasıl olsa orucumu bozdum diyerek yemeye devam etmemeli, hemen ağzındakini çıkarıp oruca devam etmelidir. Çünkü hatırına geldiği halde yemeye devam eden adam, hem kaza hem de cezaya müstahak hale gelmiş olabilir...
Sağlam bilgilerle yaşayacağınız mutlu Ramazan'lar dileğimle...
SORU: Kadınların saçlarını boyamalarında mahzur olur mu? Bazıları boyanın saçın ıslanmasına engel olduğunu söyleyerek caiz olmayacağını söylüyor, gusle mânidir diyorlar.
CEVAP: Konu, boyanın tabaka teşkil edip etmemesi üzerinde düğümlenmektedir. Saça sürülen boyanın tabaka teşkil etmeyip kına gibi suyun ıslatmasına engel olmaması halinde elbette bir mahzur söz konusu olmaz. Kimyagerler, boyanın bu durumunu daha iyi bilirler. Bizim bildiğimiz, görüşlerine değer verdiğimiz hocalarımızın saç boyasının tabaka teşkil etmeyip kına gibi engelsiz olduğu, gusle, abdeste mâni olmayacağı yolundaki görüşleridir. Hayreddin Karaman Hocaefendi, saç boyalarının tabaka teşkil etmediğini, kına gibi mahzursuz olduğunu ifade ediyor. Faruk Beşer Hocaefendi de aynı görüşte. O da ‘Saç boyalarının gusle mâni olduğu yolundaki söylentiler anlamsızdır.’ diyor, boyamanın caiz olduğunu söylüyor.
SORU: Hanımların kaşlarından almaları dinen yasak mı, yoksa yasak olmayan kısmı da var mı?
CEVAP: Hayreddin Karaman Hocaefendi’nin sitesindeki soru ve cevabı şöyle:
- Bayanların kaşlarını aldırması mahzurlu mudur? Veya kaşlarının hepsini düzelttirmek değil de sadece iki kaşın arasını aldırabilirler mi? Cevap: “Normal kadın kaşının bir şekli (normal sayılan şekilleri) vardır. Bunların dışına çıkan, göze sakil (çirkin) gelen, sahibini çirkin gösteren ve bu yüzden onu rahatsız eden fazla kıllar alınabilir. Normal kaşları, modaya uyarak inceltmek, yerlerini değiştirmek... caiz görülmemiştir.”
SORU: Kadının özel halde iken diş dolgusu yaptırması, kaplatması caiz olabilir mi? Yoksa bu halde iken yapılan diş dolgu ve kaplatması, sonra yapacağı gusle engel mi olur?
CEVAP: Özel halde iken diş dolgusu ve kaplatması yaptırmak yasak değildir. Her ne kadar diş dolgu ve kaplatmasını bu halden çıkınca yaptırması daha uygun olursa da sonrasında yapacağı gusle, bu dolgu ve kaplatma engel olmaz. Çünkü gusülde ve abdestte su, bunların üzerini ıslatarak geçiyor, böylece üzerindeki ıslaklık altının ıslanması yerine geçiyor, bir eksiklik söz konusu olmuyor. Bu konuda çok sayıda verilmiş fetvalar vardır fıkıh kitaplarında. Özellikle Mülteka şerhinde.
SORU: Gusülsüz hanımın, ağlayan çocuğunu, gusletmeden emzirmesi uygun olur mu, bir mahzur yok mu?
CEVAP: Gusülsüz halde iken ağlayan çocuğu emzirmek mahzurlu değildir. Ancak bazı maneviyat büyükleri çocuğun ağzına değen meme ucunu yıkayarak emdirmekte hayır ve bereket olacağına işaret etmişlerdir.
SORU: Kendisine geceden gusül gereken kimse ne kadar süreyle gusülsüz olarak bekleyebilir.
CEVAP: Gece gusletmesi gereken kimse, sabah namazını kazaya bırakmayacak süre kadar gusülsüz bekleyebilir. Sabah namazını vaktinde kılacak kadar guslü tehirde mahzur olmayabilir. Ancak mümkün oldukça gusülsüz beklemeyip bir an evvel yıkanarak temiz duruma geçmeye gayret göstermekte isabet vardır. Muhafaza melekleri temizlerle birlikte olmayı sever, kirlilerin korumasında olmayı sevimli bulmazlar.
Sual: Hak sahibi ölmüşse veya sağ ise kul hakkından nasıl kurtuluruz? CEVAP Kul hakkı beş türlüdür: 1- Mali [Parasal] 2- Nefsi [hayati yönden] 3- Irzi [Haysiyetle ilgili] 4- Mahremi [Namusla ilgili] 5- Dini. 1- Mali olan kul hakları: Hırsızlık, gasp, aldatarak, yalan söyleyerek mal satmak, sahte para vermek, başkasının malına zarar vermek, yalancı şahitlik, rüşvet almak gibi.
Bu haklar için sahibi ile helalleşmek gerekir. Dünyada helalleşmezse, ahirette sevapları ona verilerek helalleştirilecektir. Mal sahibi ölmüş ise, vârisine ödenir. Vârisi yoksa veya mal sahibi bilinmiyorsa, salih bir fakire hediye olarak verilip, sevabı sahibine gönderilir. Salih fakir yoksa, İslamiyet'e hizmet eden hayır kurumlarına, vakıflara verilir. Kendi salih akrabasına, fakir olan ana babalarına, çocuklarına hediye olarak vermesi de, caiz olur. Bunları yapmak imkanını bulamazsa, mal sahibinin ve kendisinin af olunmaları için dua eder. Kâfirin hakkı için de, onunla helalleşmek gerekir. Gönlü alınmazsa, ahirette af olunması, çok güç olur. 2- Nefsi, yani hayati günah olan kul hakları: Adam öldürmek, bir uzvunu kesmek, sakat bırakmak gibi şeylerdir. Önce tevbe eder. Adam ölmüş ise, velisi ile helalleşmek gerekir. Velisi isterse af eder. İsterse belli bir mal ister. İsterse, mahkemeye verip, hakimden cezalandırılmasını ister. İslamiyet'te kan davası yoktur. 3- Irza dokunan kul hakları: Dedikodu, iftira, alay, sövmek gibi haysiyetle, şerefle ilgili şeylerdir. Tevbe etmek ve helalleşmek lazımdır. Bunlarda vârisleri ile helalleşmek olmaz. 4- Mahremi olan kul hakları: Başkasının çoluk çocuğuna hıyanet etmek gibi şeylerdir. Tevbe ve istiğfar eder. Fitne çıkmak ihtimali yoksa, sahibi ile helalleşir. Fitne ihtimali varsa helalleşmek yerine, ona dua eder ve onun için sadaka verir. Yaptığı ibadetlerin sevaplarını ona bağışlar. Fitne ihtimali olunca, helalleşirken işlediği günahları bildirmeyip, bendeki bütün haklarını af et demekle yetinir. 5- Dini olan kul hakları: Akrabasına ve emri altında olanlara doğru din bilgisi vermeyi terk etmek, insanların din bilgisi öğrenmelerine ve ibadetlerine mani olmak, onlara kâfir, fasık demek. Bid’at çıkarıp veya mevcut bid’atleri savunup Müslümanların yanlış inanmalarına ve yanlış ibadet etmelerine sebep olmak. Açıktan oruç yiyerek veya açıktan başka haram işleyerek kötü örnek olmak. Bu günahlar için de tevbe etmek, hak sahipleri ile helalleşmek gerekir.
Sual: Üzerinde kul hakkı olan ne yapmalı? CEVAP Üzerinde kul hakkı olan buna tevbe için, kul hakkını hemen ödemeli, onunla helalleşmeli, ona iyilik ve dua etmeli. Mal sahibi, hakkı olan ölmüş ise, ona dua, istiğfar edip vârislerine verip ödemeli, bunlara iyilik yapmalıdır. Çocukları, vârisleri bilinmiyorsa, o miktar parayı fakirlere sadaka verip, sevabını hak sahibine bağışlamalıdır. (Sefer-i Ahiret)
Bir kimseden haksız olarak alınan bir kuruşu, sahibine geri vermek, yüzlerle lira sadakadan kat kat daha sevaptır. Bir kimse, Peygamberlerin yaptığı ibadetleri yapsa, fakat, üzerinde başkasının bir kuruş hakkı bulunsa, bu bir kuruşu ödemedikçe, Cennete giremez. (Mektubat-ı Rabbani c.2, m.66, 87)
Kıyamet günü, hak sahibi, hakkından vazgeçmezse, bir dank [yarım gram gümüş] hak için, cemaat ile kılınmış, kabul olmuş yediyüz namazı alınıp, hak sahibine verilecektir. (Dürr-ül-muhtar)
Kul hakkını, Allahü teâlânın hakkından önce ödemek gerekir. Kul hakkı olan günahların affı güç ve azapları daha şiddetlidir. Başkasının hakkını yiyen, hak sahipleri ile helalleşmedikçe affa uğramaz. Yani üzerinde kul veya hayvan hakkı bulunanı Allahü teâlâ affetmez ve bunlar Cehenneme girip, cezalarını çekeceklerdir. (Hadika)
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Üzerinde kul hakkı olan, ölmeden önce ödeyip helalleşsin! Çünkü ahirette altının, malın değeri olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevaplarından alınır, sevapları olmazsa, hak sahibinin günahları buna yüklenir.) [Buhari] (Kibri, hıyaneti ve kul borcu olmayan mümin, Cennete girer.) [Nesai] (Kul hakkı, müminin aybı, kusurudur.) [Ebu Nuaym]
Üzerinde kul hakkı bulunanların ruhları Cennete girmez. Salihlerin ruhları kabirlerine gelerek, cesetlerini ziyaret ederler. Vefat eden müminlerin ruhları gelip, dünyada tanıdıklarını sorarlar. (Feraid-ül-fevaid)
Sual: Üzerinde kul hakkı ile ölen kimse, Cennete giremez mi? CEVAP Kul hakkı kâfirlik değildir. Sevaplarından bir kısmını vererek kul hakkını öderse, Cehenneme girmez. Sevapları yoksa, kul hakkı olanın günahlarının bir kısmını yüklenir. Cezasını çektikten sonra Cennete gider. Cennete yalnız kâfir girmez. Ne kadar çok günahkâr olursa olsun, müslüman, günahlarının cezasını çektikten sonra muhakkak Cennete girer. Fakat Cehennemde ceza çekmek öyle kolay değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Müflis, şu kimsedir ki, kıyamette, amel defterinde pek çok namaz, oruç ve zekat sevabı bulunur. Fakat, bazılarına çeşitli yönden zararı dokunmuştur. Sevapları, bu hak sahiplerine verilir. Hakları ödenmeden önce sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları, bunun üzerine yükletilip Cehenneme atılır.) [Müslim]
İşlenen günahta kul hakkı da varsa, kul hakkını hemen ödemek, onunla helalleşmek, ona iyilik ve dua etmek de gerekir. Kul borcu ile ölürsek, birçok sevabımız hak sahibine verilir, sevabımız kalmazsa, onun günahlarını yüklenmek zorunda kalırız. Şehid olan kimselerin kul borçlarını Allahü teâlâ öder. Sual: Gayri müslimlerle çalışıyoruz. Onların hakkını yesek günah olur mu? CEVAP Gayri müslimlere [müslüman olmayanlara] kâfir denir. Bunların inançları, ibadetleri sevilmez. Fakat onları incitmek, kalblerini kırmak haramdır. Gayri müslimleri gıybet eden, yüzlerine karşı kâfir diyen müslüman cezalandırılır. Çünkü bunları incitmek, mallarına zarar vermek günahtır. (Mülteka) [Kâfirler kendilerini kâfir kabul etmedikleri için kâfirin bile yüzüne karşı kâfir demek günah olur.]
Zimmiye [yani gayri müslim vatandaşa] zulmetmek, müslümana zulmetmekten daha kötüdür. Hayvanlara işkence, zimmiye işkenceden daha kötüdür. Zimmiyi üzmemek için selamlaşmak ve tokalaşmak caiz olur. Açıkça günah işleyen fasıka selam vermek de böyle caizdir. (Dürr-ül-muhtar)
Üzerinde kul hakkı bulunanların ibadetleri kabul olmaz, Cennete giremez. Kâfirin hakkı için de, onunla helalleşmek gerekir.
Savaş hâli hariç, kâfirleri öldürmek de haramdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Arkadaşını öldüren, ümmetimden değildir. Öldürülen kâfir olsa da yine böyledir.) [Hadika] (Zimmiyi öldüren, Cennetin kokusunu alamaz.) [Hadika] (Zimmiyi öldürene, Cennet haramdır.) [Ebu Davud]
Sual: Almanya’da Mısırlı bazı fellahlarla çalışıyoruz. Bunlar, "Almanya gayri müslim ülkedir. Bunların mallarını hile ile almak caizdir" diyerek büyük marketlerdeki etiketleri değiştirip hile yapıyorlar. Kâfirlerin hakkı mühim değil midir? CEVAP Kâfirleri incitmek, kalblerini kırmak haram olduğu gibi, hile yapmak, mallarına zarar vermek de haramdır. (Mülteka)
Kâfirin hakkı için de, onunla helalleşmek gerekir. Gönlü alınmazsa ahirette affı çok güçtür. Kâfirin hakkından kurtulmak, müslümanın hakkından kurtulmaktan daha zordur. Gayri müslimlerin mallarına, canlarına saldırmak caiz olmadığı gibi kadınlarına, kızlarına saldırmak da caiz değil, haramdır. (R. Muhtar)
Dâr-ül-harpte, kâfirlerin mal, can ve ırzlarına saldırmak haramdır. Kâfir kadınların başlarına, kollarına, bacaklarına bakmak haramdır. Kâfirin malını almak, kalbini kırmak, müslümanın malını almaktan daha büyük günahtır. Kâfirlerin haklarına dokunmamak, kimseyi dolandırmamak, Müslümanlık icabıdır.
Kâfirlerden de gasp, hırsızlık gibi gayri meşru yol ile alınan şey, mülk-i habistir, kullanılması haramdır, sahibi bulunmazsa, fakirlere sadaka olarak vermek lazımdır. Hayvan hakkı, insan hakkından, kâfirin hakkı da, hayvan hakkından daha büyük günahtır. Başkasının malını ondan izinsiz alıp, kullanıp, zarar yapmadan yerine bırakmak da haramdır. (Hadika)
Gayri müslim vatandaşlara da, dünya işleri için, dargın olmak caiz değildir. Onların da, güler yüzle, tatlı dille gönüllerini almak, incitmemek, haklarını ödemek lazımdır.
Müslüman olsun, kâfir olsun, nerde olursa olsun, hiçbir insanın malına, canına ve ırzına, namusuna dokunmak caiz değildir. Kâfir turistler, muamelatta, müslümanların hak ve hürriyetlerine maliktir. Kendi dinlerinin icaplarını yapmakta, ibadetlerini yapmakta serbesttirler. İslamiyet, kâfirlere de, bu hürriyeti vermiştir.
Müslüman, yabancıların kanunlarına karşı gelmemeli, suç işlememelidir. Fitne çıkmasına sebep olmamalı, hiç kimseye zulüm, işkence yapmamalıdır. Müslümanlığın güzel ahlakını, şerefini, her yerde herkese göstermeli, her milletin İslam dinine sevgili ve saygılı olmasına sebep olmalıdır. (İslam Ahlakı)
Yabancı bir ilim adamı, İslamiyet’i inceleyip müslüman olduktan sonra, Arap ülkelerine gidince, oralardaki müslümanların yanlış hareketlerini görüyor. (İyi ki sizleri görmeden müslüman oldum. Hayatınızı inceleseydim, müslüman olmazdım) diyor. Ne kadar mühim bir teşhis.
Hiçbir müslümanın, yanlış hareketlerle İslam’a gölge düşürmeye hakkı yoktur. Müslüman, İslam’ın güzel ahlakı ile süslenmeli, Allahü teâlâya karşı günah, kanunlara karşı suç işlemekten sakınmalıdır.
Sual: İngiltere’de yaşayan bir insan bir dükkandan bir şey çalsa, ancak geri götürüp verdiğinde polise yakalanma tehlikesi varsa ne yapması gerekir? Çaldığı değerdeki parayı bağış olarak fakirlere verse Allahü teâlâ indinde sorumluluktan kurtulur mu? Bu problemi bu insan nasıl halledebilir? CEVAP Öyle borçtan kurtuluş olamaz. Bunun birçok yolu vardır. Mesela gider, aynı şeyi parası ile satın alır. Sonra evine getirir. Öteki şeyi alır. Fiş de elinde olduğuna göre, polis falan bir şey diyemez. Götürür, satın aldığı yere, soran olursa, çantamdan iki tane çıktı ben birisinin parasını vermiştim der. Bırakır gider. Habersiz koyabilirse habersiz koyar, sorarlarsa ona benzer bir şeyler söyler. Yahut çaldığı şeyi, gönderenin adresini yazmadan mağazaya postalayabilir. İçine de ben bir tane almıştım, iki tane çıktı gönderiyorum der. Sual: Kâfir hakkını ödemek, müslüman hakkını ödemek gibi mi? CEVAP Evet. Sual: Kitapsız kâfirlerin de hakkı geçer mi? CEVAP Evet. Sual: Almanya’da yaşıyorum. Kâfir komşuyla çocuklar dövüştüğü için sesli tartıştık, karşılıklı kalb kırdık. Ben kendimin haklı olduğuna inanıyorum. Helallik gerekir mi? CEVAP O da kendisini haklı kabul ediyordur. Helalleşmek her zaman iyidir. Hele kâfirle daha önemlidir. Sual: 13-14 yıl önceleri okulda bir Alman arkadaştan bozuk para almıştım ve daha sonra geri vermek nasip olmadı... şimdi ne yapmalıyım? CEVAP Bulma imkanı yoksa, mirasçılarını da bulamazsan, müslüman bir fakire o kadar sadaka vermelisin. Bulabilirsen parasını vermen gerekir veya vermeden de helalleşmek ve hediye ettim, senin olsun gibi bir söz söylemesi gerekir.
Sual: Peki, ödünç bir şey alınmışsa (mesela kalem veya kitap) ve geri verilmesi unutulmuşsa, ne yapmalı? CEVAP Bunlar da aynı, ya bulup vereceksin veya parasını vereceksin veya helalleşeceksin. Yahut hiç birisi mümkün olmazsa, fakire sadaka vereceksin.
Sual: Şaka olarak, bir arkadaşı herhangi bir şekilde korkutmak veya bir eşyasını alıp saklayarak, arattırmak günah mıdır? CEVAP Her ne şekilde olursa olsun, üzmek, korkutmak caiz değildir, günahtır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Arkadaşınızın bir şeyini ciddi olarak da, şaka olarak da almayın!) [Tirmizi] (Bir kimse, bir mümini korkutursa, Allahü teâlâ da, uzunluğu bin yıl olan günde, onun korkusunu artırır.) [Deylemi] (Bir Müslümanı korkutan, kıyamet korkularından emin olmaz.) [Beyheki] (Korkutucu şeyler söylemeyin!) [Deylemi] (Allah’a ve ahirete inanan kimse, bir Müslümanı korkutmasın.) [Taberani] (Bir Müslümana, haksız olarak, korkutucu bir gözle bakan kimseyi, Allahü teâlâ da kıyamette korkutur.) [Taberani] (Müjdeleyici olunuz, korkutucu olmayınız, kolaylık gösteriniz, güçlük göstermeyiniz!) [Ebu Davud] (Bir demir [veya yaralayıcı, öldürücü bir alet] ile arkadaşına işaret edip korkutan kimseye, melekler lanet eder.) [Müslim]
Bir kimse, arkadaşı uyuklarken, onun ok kabından bir ok aldığı sırada, arkadaşı korkarak uyandı. Bunu gören Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Müslümanı [herhangi bir şekilde] korkutmak helal değildir.) [Taberani]
Yine bir kimse, arkadaşının ayakkabılarını gizlice alıp sakladı. Arkadaşı gelince, oradakilere, ayakkabılarını sordu. Onlar görmedikleri için, bilmediklerini söylediler. Ayakkabıyı saklayan kimse, (Ayakkabıların burada ya) dedi. Bunu gören Resulullah efendimiz, (Nasıl olur da mümini korkutursun) buyurdu. O kimse şaka yaptığını söyleyince, iki defa daha, (Nasıl olur da mümini korkutursun) buyurdu. (Taberani)
Yine şaka ile arkadaşını korkutan birisine de Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Müslümanı korkutmak büyük zulümdür.) [Bezzar, Hakim]
Bıçakla, silahla işaret ederek veya ne şekilde olursa olsun insanları korkutmak doğru değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Müslümanı korkutmak caiz değildir.) [Ebu Davud]
Birisinin unuttuğu eşyasını saklayıp onu arattırmak da korkutmak hükmüne girdiği bildiriliyor. (Envar-ül-kudsiyye)
Sual: Bir kimse hakkını bana helal etti. Aradan bir müddet geçtikten sonra, sana hakkımı helal etmiyorum dedi. Hangisi geçerlidir? CEVAP İkisi de geçerlidir. Helal ettim demekle o zamana kadar olan haklarını helal etmiş olur. Helal etmiyorum dedikten sonra da, helal ettiği günden itibaren olan haklarını helal etmemiş olur. Eski kararından vazgeçemez.
Sual: Bir kimse benim malımı çalsa, kapımın önüne kuyu kazıp benim kuyuya düşmeme bir yerimin incinmeme sebep olsa, gıybet ve iftira etse, ben de bu kimsenin bana böyle kötülüklerini olduğunu hiç bilmesem, bu kişi bana gelip, (Senin bana hakkın geçmiş olabilir, bildiğin bilmediğin bütün haklarını bana helal et) dese, ben de, (Bütün haklarımı helal ettim) desem, haktan kurtulur mu? CEVAP Evet kurtulur, helal etmiş olursunuz.
Sual: Kalbini kırdığımız bir insandan defalarca özür dileyip, helallik istesek ama o insan ısrarla affetmese ve bize kötü laflar ve beddualar ediyor olsa ne yapmamız gerekir? (O da bizim kalbimizi kırıyor ama biz helal ediyoruz.) CEVAP Hak onun helal etmeyebilir. Ahirette terazi kurulacak, sizin ondaki hakkınız alınacak, onun sizdeki hakları alınacak ve helalleştirilecektir. Kabul etmezse, sevaplarınızdan vereceksiniz, sevabınız yoksa, onun günahını yükleneceksiniz. Onun için hiç kimsenin kalbini kırmamalıyız. Sual: Hakkını helal et demekle, helal olsun demek arasında ne fark vardır? Birisi hakkının geçtiğini zan ettiği bir kimseye hakkını "helal et" dese o da "helal olsun" dese karşı taraf haktan feragat eder mi? CEVAP Helal olsun demekle hakkını helal etmiş olur.
Sual: Bir insan bir diğer insana kötülük ettiği zaman buna karşılık kötülük gören kişi beddua ederse bu kişi hakkını almış olur mu? CEVAP Daha fazla ederse hakkını alır, hem de daha fazla alırsa bu sefer ötekinin hakkı buna geçer. Sual: Ve beddua eden kişi ahirette hak talep edecek mi? CEVAP Hakkı kadar beddua etmişse hak talebinde bulunamaz. Daha fazla etmişse, bu sefer öteki hak talebinde bulunur. Sual: Bir insan diğer bir insana sıkıntı veriyor ve bu sıkıntı gören insan hiç karşılık vermiyor yalnız kalbinde sıkıntı veren kişiye karşı kırıklık hissederse, bu sıkıntı veren kişinin dünyada ve ahirette akıbeti ne olur? CEVAP Ne kadar alacağı varsa ahirette o kişiye verir. Dünyada başına bela da gelebilir. Sual: Yazılarınızı ve cevaplarınızı kaynaklara dayanan sağlam delillerle bildirmenizden, müslümanları bilgilendirmenizden ve aydınlatmanızdan dolayı yaptığınız hizmet için, Allahü teâlâ sizlerden razı olsun. Bir bayan olarak şu hususta bilgi almak istiyorum. Şimdiki zamanda kul haklarına riayet eden veya dikkatli davranan hemen hemen yok gibi bir şey. Kul hakkının ödenmesi gerektiğini anlayan kişiler de her neden ise, helalleşmeye gelince, bu işi o kadar basit ve kolay, genel, yuvarlak bir ifadeyle bu yoldan halletmeye kalkıyorlar ki, buna da şaşmamak elde değil.
Biz müslümanız elhamdülillah. Buna göre, iki müslüman birbiriyle helalleşirken, ben sana şunu yaptım veya bilmeyerek bana şundan dolayı hakkın geçti veya ihtiyacım olduğu için çaresiz ve çok zaruretten dolayı şöyle bir hak geçmiş oldu gibi mesnedi söylenerek helalleşmenin daha şık ve dürüst, İslam’a uygun bir şekilde olması gerektiğini biliyorum.
Samimi olarak helalleşmek isteyen, gerçekten Allahü teâlâdan korkan bir kimsenin bir başkasını yuvarlak genel bir ifade ile kandırmasına gerek var mı? Helalleşmeye gelince kaçamaklar var. Bu nedenle kardeş hakkını helal et deyip kısa yoldan sıvışmanın yoluna bakıyorlar. Hele böyle işleri şimdi, o kadar kolay halletmenin yollarını buluyorlar ki, yüz yüze gelmeden, telefon cihazlarının, elektronik haberleşmelerin arkasına sığınarak bu işi gerçekleştirdik zannediyorlar. Bir kurnazlık yolu ile hallettim derken, kendi kendini kandırmak olmuyor mu? CEVAP Müslüman sizin bildirdiğiniz gibi olmalı. Ancak, İslam âlimleri, fitne çıkacaksa, kalb kırılacaksa, darılma olacaksa, o zaman genel helalleşme olmalıdır diyorlar. Konu iyi anlaşılsın diye ağır örnekler vereyim: Mesela bir bayan arkadaşınız size gelip, (Kocanla bir kerecik öpüştük, hakkını helal et dese) ne yaparsınız? Gerçeği söyledi diye belki teşekkür edersiniz ama, içinizi bir kurt yemeye başlar. Belki olaylar büyür de büyür. Yahut kocanız, o bayanın kocasına gidip, (Beyefendi, hanımınızla bir kerecik öpüştüm, hakkını helal et) dese, ne olur? Bir başka şey, (Evinize geldiğimde, siz çay yaparken özel defterlerini karıştırdım, sırlarını hep okudum, hakkını helal et) dese, teşekkür edersiniz ama, kendi kendinize olsun, (Bu da yapılır mıydı?) diyebilirsiniz. Onun için genel bir helalleşme iyi olur. Özelleri söylemek zor olur.
Sual: Bize çay ve yemek ikram eden oluyor. Hakkı geçer diye korkuyorum. İkramını gördüğümüz kişiyle muhakkak helalleşmek gerekir mi? CEVAP Bize herhangi bir şey ikram eden kimsenin o ikramını kabul etmekle bize hakkı geçmez. Ancak az da olsa beraber bulunduğumuz kimselerle sık sık helalleşmek iyi olur. İyilik edenlere de teşekkür etmelidir! Sual: Bize yapılan haksızlıkları affetmeli mi, kendimizi savunmalı mı? CEVAP Şahsınıza yapılan kötülükleri, haksızlıkları affetmeniz çok iyi olur. Haklı olduğunuzu savunmaya girmeniz faydasız ve lüzumsuzdur. Sual: İmtihanlarda arkadaştan kopya çekiyorum. Hakkı geçiyor mu? CEVAP Kopya çekmekle arkadaşın hakkı geçmez. Sual: Hakkını, mümin-kâfir, herkese helal etmek caiz midir? CEVAP Caiz ve iyidir. Ahirette karşılık olarak çok sevap verilir.
Sual: Kalben değil de, sözle hakkını helal eden, helal etmiş olur mu? CEVAP Evet helal etmiş olur.
Sual: Biri, hakkını helal etse, sonra vazgeçse, vazgeçtiğini bize bildirmezse, ahirette yine hak talebinde bulunabilir mi? CEVAP Bildirse bile bulunamaz.
Sual: Bende, mâli, nefsi, ırzi ve mahremi hakkı olan bir kişi, bu hakları bilmeden, (Bütün haklarımı sana helal ettim) dese, haktan kurtulur muyum? CEVAP Evet. Sual: Hakkını helal et dedim. Estağfirullah dedi. Helal etmiş oldu mu? CEVAP Olmaz. Helal ettim demesi lazımdır. Sual: Laz fıkrası anlatılınca, her laz ile helalleşmek lazım mı? CEVAP Kızana anlatmak caiz değil. Hiç anlatmamak daha iyi. Sual: Ücretli helalarda para bırakılmazsa, kul hakkı geçer mi? CEVAP Parayı oraya bırakmak iyi olur. Sual: Sigara içene, içirmezsem hak geçer mi? CEVAP Geçer. Sual: Biz arabanın yanından ayrılınca, çocuklar arabayı temizliyor. Para vermezsek hak geçer mi? CEVAP Hak geçmez ise de, vermek iyi olur. Sual: İstemeden, yükümü taşıyana, para vermezsem hak geçer mi? CEVAP İstemediğinizi bildirdiğiniz halde, taşırsa hak geçmez. Ses çıkarmazsanız, hakkı olur. Sual: Evin altındaki atölye gürültülüdür. Şikayete hakkım var mı? CEVAP Şikayete hakkınız var. Ancak, fitneye sebep olmamalı. Sual: Kâfirlerle güreşirken kasten kollarını kırmak caiz mi? CEVAP Hayır. Sual: Kuyrukta hastalar varken, birini içeri almakla hak geçer mi? CEVAP Hastalara zaman vaad edilmemiş ise, hak geçmez. Mecbur olmadıkça böyle yapmamalı. Sual: Üstümüzdeki komşumuz, dikiş makinesi ile, dikiş dikerek bizi rahatsız ediyor. Yaptığı zulüm müdür? CEVAP Hayır. Sual: Kasaba et götürüp, ücretle kıyma çektiriyoruz. Makinede, önceden kalmış kıyma da oluyor. Kasabın hakkı geçiyor mu? CEVAP Hayır. Sual: Bahçeme giren tavukları zehirlesem, hak geçer mi? CEVAP Evet. Bahçeyi muhafaza etmek gerekir. Sual: Mütehassıs olmayan bir doktor, hastaya cerrahi müdahale etse, hastaya eziyet verse, sakat bıraksa, kul hakkı geçer mi? CEVAP Evet. Sual: Yüksek sesle hapşırınca, yanımdaki korkarsa hakkı geçer mi? CEVAP Hayır. Sual: Dayım kaybolduktan sonra, dedem öldü. Malı paylaşıldı. 30 sene sonra dayım geldi. Bu malda onun da hakkı var mı? CEVAP Evet.
Sual: Ankara’dan arabamla İstanbul’a geldim. Şehrin ve yolların acemisi olduğum için yanlış yola girmişim. Polis ceza kesip elime bir makbuz verdi. Ankara’ya dönünce baktım ki, polis, dalgınlıkla ve alışkın olduğu için plakayı 34 diye yazmış. Halbuki benim plakam 06 idi. Bu hata yüzünden numarası tutan İstanbullu vatandaş cezaya çarptırılacaktır. Bu işe sebep olmaktan başka benim suçum var mıdır? CEVAP Hayır yoktur. İlla o plakadan İstanbullu vatandaş vardır diye de zan üzerine hüküm verilemez. Kullanılmayan bir plaka da olabilir. Sual: Sovyetlerden Erzurum’a gelen turistleri kandıranlar çıkıyor. Beş bin verip ellibin diyenler oluyor. Dinimizde gayri müslimleri de kandırmak günah değil midir? CEVAP Bir kimsenin hakkını yemek, kandırmak ona zulüm olur. Zulüm ise haramdır, büyük günahtır. Gayri müslime zulmetmenin, müslümana zulmetmekten daha kötü olduğu (Dürr-ül-muhtar)ve diğer muteber kitaplarda yazılıdır. K. Saadetteki hadis-i şerifte, (Satılan bir şeyin kusurunu gizlemek helal değildir. O kusuru bilip söylememek de kimseye helal değildir) buyuruldu. Yine aynı kitapta, buğdayın yaş kısmını çuvalın iç tarafına koyan bir satıcıya Peygamber efendimizin, (Yaş kısmını niçin saklayıp göstermiyorsun? Hile yapan bizden değildir) buyurulduğu bildiriliyor.
Erbain-i Selmanikitabında (Bir şeyi aldatarak pahalı satmak veya ucuza almak faiz olur, haram olur) ve (Satılan şeyin aybını ve satın alınan şeyin kıymetini gizleyerek aldatmak faiz olur, haram olur) buyuruldu.
Sual: Nazımız geçen arkadaşlara ücretsiz iş yaptırmam caiz midir? CEVAP Zaruret olmadan bir şey istemek haram olduğu gibi, ücretsiz olarak başkasına iş gördürmek de haramdır. Başkasının çocuğuna iş gördürmek daha büyük günahtır. (Hadika c.2, s.267) İsteyerek iş yapan arkadaşla helalleşilir ise, ücretsiz iş yapması haram olmaz.
Sual: İhtiyaç halinde birinin malını almak caiz midir? CEVAP İhtiyaç, halinde de kimsenin malına dokunmaya İslamiyet, izin vermemiştir. Zaruret halinde olan, yani bunalan kimse bile, başkasının hakkına dokunamaz. Aç kalan kimsenin, başkasının ekmeğini, izni olmaksızın yemesi caiz ise de, sonra kıymetini ödemesi gerekir. Onun aç olması, ölüm tehlikesinde bulunması, bir kimsenin kendi mülkündeki hakkının yok olmasına sebep olamaz. Zaruret halinde bile başkasından alınan malın ödenmesi gerekir. Zaruretlerin, yasak olan şeylerin yapılmasına sebep olmaları, kimsenin hakkının gitmesine sebep olamaz. (Mecelle Şerhi)
Sual: Arkadaşla tartışıp birbirimizi üzmüştük. "Hakkımı helal etmem"diyor. Ne yapılması gerekir? CEVAP Yapılacak iş, tekrar tekrar rica edip hakkını helal etmesini istemektir. Yine de helal etmezse, bir şey denemez. Gıyabında ona çok dua etmenizi tavsiye ederiz.
Sual: Haklı da olsa, hatta karşısındaki özür dilemese de hakkını helal etmek faziletli midir? CEVAP Elbette çok faziletlidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kıyamette bir münadi "Ecri Allah’ın üzerinde olan ayrılsın, Cennete girsin" der. "Bunlar kim?" diye sorulunca, münadi, "İnsanları affedenlerdir" der. Birçok kişi hesaba çekilmeden Cennete girer.) [İ. Ebiddünya]
Hak sahipleri Sual: Müslümanlara karşı hareket tarzımız nasıl olmalı? CEVAP Her Müslümanı yani din kardeşimizi görünce, (Benim mutlu olmam, Cennete gitmem bunun kalbini kazanmak ve duasını almakla olabilir) demeli ve ona iyilik ederek duasını almaya çalışmalı.
Kendini, üzerinde hakkı olanların esiri, kölesi bilmelidir. Özellikle anne babanın ve hocanın üzerimizde hakkı olur. Bu hususa daha çok dikkat etmek gerekir.
Allah’ın çağımıza hitap eden mesajlarını doğru okumak
Effretikon/ Switzerland’dan SORU: “Geçen günlerde bana şu sual soruldu (Hıristiyan kişi): “Müslümanlar kelime-yi şehadeti getirdiği müddet kesinlikle Cennete girecektir, ama cezasını çektikten sonra, ama çekmeden. Peki, Musevilik veya Hıristiyanlık da Hak dinlerden, o Kitaplar da Allah tarafından insanlara indirildi ve Peygamberler vardı. Kaldı ki Musa ve İsa (a.s)`a siz Müslümanlar da inanıyorsunuz. Bizlerin (Hıristiyan veya Yahudi) durumu, size göre ne olacak? Cennetlik mi, yoksa Cehennemlik miyiz?“
Cennet’e ve Cehennem’e kimlerin gireceği konusuna şimdiden bir kesinlik vermek, genelleme yapmak, yuvarlama yapmak, sınıflama yapmak imkânı yoktur. Allah’ın irâdesi esastır ve hâkimdir. Allah dilediklerini Cennetine alacaktır. Suçu, cürmü ve günahı olanlardan ise Allah dilediklerini affedecek, adâleti gereği bazılarını da Cehennem’e alacaktır. Yani “Müslümanlar kelimeyi şehadeti getirdiği müddet kesinlikle Cennete girecektir” hükmü eksiktir. Doğrusu: Kesinlikle değil, Allah dilerse gireceklerdir.
İnsan oğlu Hazret-i Mûsâ’ya (as), Hazret-i Dâvud’a (as), Hazret-i İsâ’ya (as), Hazret-i Muhammed’e (asm) inandığı için kaybetmez. Çünkü her birisi de Allah’ın peygamberidir. Ama insan oğlu taassuptan kaybeder, körü körüne inanmaktan ve sorgusuzca bağlılıktan kaybeder. Madem ki Allah toplumlar yükseldikçe ve değiştikçe dînini ve şeriatını da değiştirmekte, bunun için yeni ve değişik peygamberler göndermektedir. Ve madem ki Allah gönderdiği her yeni peygamber ile, o devir insanının seviyesine göre, daha önceki peygamber’e gönderdiği şeriatın ve dinin temel inanç esasları dışında bazı kısımlarını değiştirmektedir. Buna ihtiyaç da vardır. Çünkü her devir insanının yaşayışı, anlayışı, kültür seviyesi, zevkleri, görgüsü, iyi veya kötü alışkanlıkları elbette farklıdır. Öyleyse en son kuşakta bulunan biz insanların (ister Hıristiyan olalım, ister Yahudi olalım), Allah’ın en son kuşağa, yani bizim kuşağımıza gönderdiği Peygamberin getirdikleri ile amel etmemiz gerekmez mi? Allah’ın daha önceki kuşaklara gönderdiği ve bir kısmı da bozulmuş bulunan din ve şeriat ile amel etmemize ihtiyaç mı var ki?
Madem ki esas olan Allah’a bağlılıktır. Esas olan Allah’ın gönderdiği dîni yaşamaktır. Allah’ın önceki kuşak insanına gönderdiği peygambere elbet inanırız, saygı duyarız, Allah’tan getirdiklerini bozulmamış haliyle tasdik ederiz; fakat Allah’ın bizim kuşağımıza, bize gönderdiği Peygamber’in getirdikleri ile amel ederiz.
Yani Hıristiyanlar, Yahûdîler, Müslümanlar gibi sınıflara ayrılmış bir insanlık anlayışını biz bu meselede kabul etmiyoruz. Bize göre kuşaklar ve devirler vardır. Allah bundan yaklaşık üç bin sene önceki insanlık kuşağına Hazret-i Mûsâ’yı (as), yaklaşık iki bin sene önceki insanlık kuşağına da Hazret-i Îsâ’yı (as) göndermiştir. Yaklaşık bin dört yüz senedir içinde bulunduğumuz yeni kuşağa da, yani bizim çağımıza ve bizim kuşağımıza da Allah Hazret-i Muhammed’i (asm) göndermiştir.
Biz doğulusu ile, batılısı ile, Avrupalısı ile, Amerikalısı ile, Afrikalısı ile, Japonu ile, Avustralyalısı ile Hazret-i Muhammed’in (asm) kuşağındayız. Hazret-i Muhammed’in (asm) hitap ettiği alandayız. Hazret-i Muhammed’in (asm) ümmeti olabilecek bir devirdeyiz.
Öyleyse önceki devirlerde yaşamadığımız için ve Allah bize son peygamberini ve son dinini gönderdiği için, önceki Peygamberlere gönderilen din ve şeriatla amel etmekle yükümlü değiliz. Allah’ın bizim kuşağımıza gönderdiği din ve şeriat ile amel etmekle yükümlüyüz.
Zaten Allah’ın önceki peygamberler ile gönderdiği din ve şeriatın, kitabın ve vahyin aslı da kalmamıştır. Ne bu günkü Hıristiyanlık Hazret-i Îsâ’nın (as) getirdiği dînin aynıdır! Ne de bu günkü Yahûdîlik Hazret-i Mûsâ’nın (as) getirdiği dînin aynıdır! Ne bu günkü İncil Hazret-i Îsâ’nın (as) getirdiği İncil’dir, ne de Tevrat Hazret-i Mûsâ’nın (as) getirdiği Tevrat’tır! Şüphesiz bunu sorumlusu da bu çağın insanı değildir. Bundan asırlarca önce Romalıların bozduğu bir dinin yükünü bu günün Avrupalısı neden taşısın ki? Yenisi ve bozulmamışı varken...
Öyleyse Hazret-i Muhammed’in (asm) çağdaşı olan bu günün insanının; asıllarından kopmuş da bulunan İncil ve Tevrat’ta ısrar etmek yerine, bozulmamış ve son kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’e teslim olmalarının, onları Allah’a sâlim ve istikâmet içinde ulaştıracağında şüphe yoktur. O zaman inşallah Allah’tan Cenneti ummak da mümkün olacaktır.
Ne Hazret-i Muhammed (asm) biz Müslümanların tek elindedir. Ne Hazret-i İsa (as) Hıristiyanların tek elindedir. Ne de Hazret-i Mûsâ (as) Yahûdîlerin tek elindedir. Bunların her birisi de Allah’ın hak Peygamberidir. Ve hepimiz bu Peygamberlerin hepsine eşit biçimde inanmakla yükümlüyüz.
Fakat biz top yekun hepimiz, Hazret-i Muhammed’in (asm) zamanındayız ve Hazret-i Muhammed’in (asm) mesaj ileti alanında bulunmaktayız. Hazret-i Muhammed’in (asm) mesajı ise yöresel değil; bilim gibi, teknoloji gibi, insanlık değerleri gibi evrenseldir.
Öyleyse, Allah’tan Cenneti ummak için, peygamberlerin sonuncusu olan ve yalnız bizim kuşağımıza hitap eden Hazret-i Muhammed’in (asm) getirdikleriyle amel etmeliyiz. Zaten, Hazret-i Muhammed’e (asm) inanmak ve getirdikleriyle amel etmek, gerçekte Hazret-i İsâ ya (as) inanmak ve getirdiklerinin kemâliyle amel etmek demektir veya gerçekte Hazret-i Mûsâ’ya (as) inanmak ve getirdiklerinin kemâliyle amel etmek demektir. Peygamberler arasında fark yoktur. Tek fark, zamanla gelişen yeni anlayışlarla birlikte değişen emirlerde ve yenilenen hükümlerde vardır. Yeni hükümler de, Allah’ın gönderdiği son dinde mevcuttur.
O halde, Hazret-i Muhammed’i (asm) son peygamber olarak tanıdıktan sonra, O’nun getirdiklerine ilgisiz kalmak, bununla berâber bir de Allah’tan Cenneti ummak olur şey değildir.
Fakat şüphesiz Hıristiyan bir çevrede doğup büyüyen ve kendisine İslâmiyet tebliğ edilmeyen birisi, ilk etapta, Allah’a bir olarak inanmak ve Hazret-i Muhammed’in (asm) Peygamberliğini inkâr etmemekle yükümlüdür. Başlangıçta bu îman onu kurtarır. Ancak İslâmiyet’i öğrenebilecek imkân ve fırsatları elde ettikçe îmanını ve irfanını genişletmek, bilgisini artırmak ve İslâm dinini yaşamakla o da mükellef olur.
ALINTIDIR DAHA DETAYLI BILGI ALMAK ISTEYEN ICIN ALTTAKI LINKI TAVSIYE EDERIZ....GURBETCI http://www.fikih.info/