IMF ve Dünya Bankası (DB) son toplantısını geçtiğimiz günlerde Türkiye'de yaptı. İstanbul, son dönemlerde ev sahipliği yaptığı toplantılarla da artık bir dünya şehri olmaya doğru gidiyor. Napolyon'a "atfedilen bir sözde dünya tek devlet olsaydı İstanbul başkent olurdu" sözü de geçerliliğine doğru...
İstanbul'u bu yönüyle dünyaya tanıtmak, yer altı (medeniyeti) zenginliklerini ve yer üstündeki (medeniyeti) zenginliklerini her halde ülkemizde yaşayan her ferdi mutlu edecektir. Oysaki İstanbul bu güzellikleriyle anlatılacağı yerde plansız şehirleşmenin cezasını ödemekte; yağmurun getirdiği sel baskınları, yine plansızlığın getirdiği trafik kazaları ve yoğunlukları, hırsız ve kap-kaçlarla da gündeme geliyor maalesef.
...
İMF ve DB'nin toplantılarının yapıldığı günlerde Bir grup gösterici Toplantının yapıldığı vadinin altını üstüne getirdi. Yapmış oldukları taşkınlıklarla hem insanlara zarar verdiler hem de çevre esnafının mallarına zarar verdiler. Kısacası insanların can ve mal güvenliğini hiçe saydılar.
Bu şekilde yaparak neyi amaçladılar; 1) kendilerine taraftar bulmaya çalışıyorlarsa, bunu bu şekilde başarmaları mümkün değil. 2) Dünyadaki ekonomik krizi gündeme getirmek ise amaçları bunun yerine tam tersi kendileri gündem oldular, krizi unutturdular. 3) Global kiriz nedeniyle haklı eleştiri getiren kapitalizmin olumsuzluklarını dile getirmek isteyen makul açıklamaların da "güme" gitmesine neden oldular. 4) yapılan eylemler IMF ve DB'nin işine yaradı. Görünürde istediklerinin tam tersi bir sonuç elde ettiler.
Göstericiler, yaptıkları bu gösterilerden sonra, yaptıklarının sonuçlarını değerlendirecekler midir? Yaptıkları iş en azından kendi açılarından dahi faydalı mı, yoksa zararlı mı olmuştur diye... tam tersi "gününü gösterdik nasılda yaktık yıktık mı diyeceklerdir? Göstericilerden itidal beklentisinde olmak her hal saf dillik olacaktır!
Dünyayı sarıp sarmalayan bu ekonomik krizin yaşandığı günlerde ülkemizde bir taraftan IMF ve DB toplantılar yaparken bir başka yerde yaşanan krizlerin çıkış yollarını gösteren, kapitalizmin azgınlığını anlatan toplantılara gerçekte ne kadar ihtiyaç var! Ama bu gösteriler o ihtiyacı unutturdu IMF ve DB'nin ekmeğine yağ sürdü.
...
Krizin atlatılması için yapılan reklamlar var. "Alıp verin, ekonomiye can verin" diye. Reklam zaten mantalitesi gereği çok almayı israfı körüklüyor. "Eskiyi at," "yeniyi al" gibi. İhtiyaç olmayan "şey"leri de ihtiyaçmış gibi gösteriyor. Bu reklamda da aynı mantık güdülmüş. Daha çok harcanırsa, daha çok tüketilirse üretim yapılacağından ekonomik kriz sona erecekmiş gibi gösteriliyor.
Krizin bir yönüyle sebeplerinden biri belki de en önemlisi talebin çılgınca artması ve tüketilememesi. Üretenle tüketen arasında büyük bir uçurum oluşması, .Tüketenin tasarrufa yönelmeyi unutması; ne kadar çok tüketirsem o kadar mutluyum anlayışının oluşması... bu reklam aynı anlayışı devam ettirmeyi öneriyor! Krizin en etkili çözümlerinden birisi de tasarruf etmek. Tasarruf edildiğinde elde biriken paraların tekrar ekonomiye kazandırılması asıl ekonomiyi canlandıracak sebeplerden birisi değil mi? Bu da zenginlerin imkânlar ölçüsünde eldeki mallarını, servetlerini, müşterilerini bölüşmeyi getiriyor. Küçük olsun benim olsun mantığı burada da geçerliliğini koruyor.
Unutulmamalı ki; (en azından inananlar için) mal da mülk de Allah'ın tasarrufundadır. İstediğine verir, istediğinden alır. Koca çınarların devrildiği gibi en zenginlerin de devrilmesi mukadderdir. Bir yönüyle de imtihan sırrıdır. Bir de bazı ağaçlar vardır. Köylüler daha iyi bilirler, ağaç daha küçükken bir tel veya bezle dibinden bağlanır. Ve o bağlanan nesne ağacın içinde kalır ağaç büyür, koca çınar gibi olur, dibi ise güçsüzdür. Ağacın dış gövdesi o bağlanan nesneyi kıramadığı için büyüdükçe onu içine alır ve belli bir zaman sonra dışarıdan bakıldığında dibinin boğuk olduğu gözükmez, zaman geçer bu koca çınarı en haşmetli zamanında küçük bir rüzgâr veya kar yıkar. İşte o zaman ağacın dibinin boğuk olduğu ortaya çıkar.
<<<<Mübarek Ramazan Bayramı tüm islam alemine kutlu olsun.>>>> Bayramlar,milli ve dini duyguların, inançların, örf ve adetlerin uygulanıp sergilendiği, bir toplumda millet olma şuurunun şekillendiği, kuvvetlendiği günlerdir. Bayramlar o kadar büyülüdür ki, gelişi bütün bir yıl beklenir ve gidişindeki keder de ancak böyle bir ikinci geliş ümidiyle hafifler; tasa iken sevinç olur, hüzün iken beklenen bir neşeye dönüşür. Ramazan Bayramınızın da böyle bir neşeyle gelmesi ve tüm ailenizi sevince boğup evinize bereket getirmesi duasiyla. Allah{cc} tüm inananlara nice huzurlu, bereketli bayramlar nasip etmesi temennisiyle...BAYRAMINIZ MUBAREK OLSUN.
Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan İstiklal Marşı'nı değiştirme girişimlerinin ilkinin, marşın kabulünden 4 yıl sonra 1925 yılında yapıldığı ortaya çıktı.
Maarif Vekaleti'nin (Milli Eğitim Bakanlığı), batıyı çok fazla yerdiği ve Atatürk'ten bahsetmediği gerekçesiyle yeni bir marş yarışması düzenlediği, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'ne bağışlanan tarihi belgelerden anlaşıldı.
Van'da görev yapan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Kasım Kocabaş, internet aracılığıyla tanıştığı bir satıcıdan aldığı toplam 57 parça belgeyi Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'ne getirdi. Belgeleri inceleyen tarihçiler, İstiklal Marşı'nın 1921 yılında kabulünün ardından, 4 yıl sonra ikinci bir yarışma daha düzenlenerek, marşın değiştirilmek istendiğini tespit etti. Belgelerin dönemi aydınlatacak nitelikte olduğu vurgulandı. Belgeleri inceleyen Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Caner Arabacı, ikinci yarışmanın Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) tarafından düzenlendiğini ifade etti.
İstiklal Marşı'nın 1921'de Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildikten sonra neden tekrar bir yarışmaya gidildiğinin sorgulanması gerektiğini söyleyen Yrd. Doç. Dr. Caner Arabacı, "İncelediğimiz belgelerde yarışmayı dönemin Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Hars (Kültür) Müdürlüğü'nün düzenlediğini ve bu yarışmaya 57 başvuru yapıldığını tespit ettik. Hars Müdürü Dr. Hamit Zübeyir Koşay'ın notlarını incelediğimizde Mehmet Akif Ersoy'un şiirinin, batıyı çok fazla yerdiği, manevi unsurlar ağır bastığı ve Atatürk'ten bahsedilmediği için değiştirilmesi gerektiği üzerinde durduğunu gördük." dedi.
Mustafa Kemal Atatürk'ün İstiklal Marşı'nı kabul kararının ardından meclisin en ön sırasında ve ayakta dinlediğinin altını çizen Arabacı, "Marşı değiştirmeye çalışanlar, gerekçeyi Atatürk'ün isminin geçmemesine bağlıyor. Burada görüyoruz ki batıcı kulüp, Atatürkçülüğü kullanarak kendi fikirlerini uygulamaya çalışmış. Sadece bu tarihte değil 1930 yılında da bir yarışma düzenlenmeye çalışıldığını biliyoruz. Tüm bu girişimlere rağmen marş millet tarafından benimsendiği için değiştirilememiştir." diye konuştu.
Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü Bekir Şahin de belgelerin ilk getirildiğinde bakımsızlıktan mantarlarla kaplı olduğunu söyledi ve kütüphane görevlilerinin temizliğe başladığını söyledi. Bekir Şahin, belgeler üzerindeki restorasyon ve tasnif çalışmalarının yaklaşık 1 yıl süreceğini dile getirdi. Belgelerin yazıldıkları dönemi aydınlatacağını aktaran Bekir Şahin, "Her biri ayrı bir öneme sahip, başka bir örneği bulunmayan bu belgelerden 57 adet eser elimize ulaştı. Söz konusu yarışmaya katılanların isimleri ve dilekçeleri bulunuyor. Akademisyenler kütüphaneye gelerek belgeleri inceledi. Bu eserlerin kültür tarihine büyük katkı sağlayacağını düşünüyorum." ifadesini kullandı.
Kütüphanede incelenen belgeler arasında İstiklal Marşı'nı besteleyen Osman Zeki Üngör'e ait mektup, yarışmaya katılan önemli şairlerin dilekçeleri, dönemin Hars Müdürü Dr. Hamit Zübeyir Koşay'a ait el yazması notlar ve yarışmaya gönderilen bestelenmiş şiirler bulunuyor. (CİHAN)
Malatya'ya kerpiç evlerle ilgili bir araştırma yapmak üzere gelen ABD'li üniversite öğrencisi genç, gittiği bir camide imamın İslam'ı anlatması sonucu Müslüman oldu.
Kerpiç evleri araştırmak için geldi, Müslüman oldu
ABD'li genç Austin Hawkins (22), AA muhabirine yaptığı açıklamada, University Of British Columbia'da mimarlık eğitimi aldığını, Malatya'ya kerpiç evlerle ilgili bir araştırma yapmak üzere geldiğini belirtti. Austin Hawkins, 3 gün önce gittiği Battalgazi ilçesindeki Ak Minare Camisi'nin imamı Gazi İşler'in kendisine İslam'ı anlattığını ve bunun üzerine, çok etkilenerek Müslüman olduğunu belirtti.
Hawkins, şöyle konuştu:
''Malatya'ya geldiğimden bu yana araştırdığım evler, mimarı yapı ve toplum içinde İslam'ın yansımalarını görüyordum. Memleketimde de İslam'ı kabul etmiş insanlar var. Fakat İslam'ın detaylarını bu kadar bize bildirecek kimse yoktu. İslam Türkiye'de ve Malatya'da hem sanata yansımış hem topluma yansımış. Bir taraftan da beni etkileyen Hazreti Muhammed, son peygamber. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. Müslümanlar arasında daha önceki peygamberlere de hürmet var.''
Malatya'nın ilk yerleşim yeri de olan Battalgazi ilçesine gittiğini ifade eden Hawkins, şöyle konuştu:
''Bu ilçede bütün tarihi mekanları gezmedim. Sadece Gazi hoca ile tanıştığım Ak Minare Camisi'ne gittim. Gazi hocayı dikkatli, açık, net, sıcak kanlı gördüm.
Daha önce herhangi bir dine inanmıyordum, Allah'a inancım da yoktu, ancak belleğimin altında ve yüreğimde bir ışık yanıp sönüyordu, onu arıyordum. İslam'ı kabul ettim.''
Ramazan ayının insanı yeniden yapılandırdığını belirten Hawkins, ''İnsan ne kadar mutlu oluyor. Arkadaşlarınla birlikte iftarda yiyorsun, içiyorsun. Birliktelik oluşuyor'' dedi.
Ak Minare Camisi'nin imamı Gazi İşler de 3 gün önce ikindi namazından sonra camiye gelen Austin Hawkins'i bir misafir olarak gördüğünü ve ilgilendiğini belirtti.
Sadece gerçekler sloganı ile kısa zamanda adından söz ettirmeyi başaran ve haber televizyonculuğunda zirveye yolculuğunu hızla sürdüren Samanyoluhaber TV, 11 ayın sultanı Ramazan'da çok konuşulacak bir canlı yayına imza atıyor.
Topkapı Sarayı'nın Hirka-i Saadet Dairesi'nde saklanan, Peygamber Efendimize, Kabe'ye ve bazı Sahabe-i Kiram-a ait olan eşyalardan oluşan Kutsal Emanetler bölümü canlı olarak yayınlanan ÖĞLE ARASI programı ile izleyicilerle buluşuyor.
Şemsettin Efe'nin hazırlayıp sunduğu programda Kutsal Emanetleri görmek isteyipte göremeyenlere manevi bir görsel ziyafet sunuluyor. Hatırlanacağı gibi Kutsal Emanetler, Yavuz Sultan Selim'in 1517'de Mısır'ı fethinden sonra İstanbul'a getirilmiş, bir bölümü de İslam ülkelerinden derlenmişti.
Ramazan ayı ayların sultanı, insanın alışkanlıklarının tamamen değiştiği, sadece midenin değil kalplerinde dolduğu doyduğu; hatta kalbin, ruhun mideden fazla ön plana çıktığı tek ay. Münferit olarak insanlar başka ayda da benzeri ibadetler yapabilirler, ama toplu olarak ve tek yürek halinde olunduğu bir ay Ramazan.
Ramazan ayı Efendiler Efendisinin (SAV) çok önem verdiği birlikte olmanın (cemaat) beraber olmanın remzi, kısa süreliğine cemaat namazlarında, Cuma namazlarında, hacda birlikte olunsa da toplu olarak ve bir ay boyunca zengin fakir gözetmeksizin gündüzün orucunda gecenin teravihinde, sahurun ziyafetinde, iftarın nimetinde birlikte olduğumuz bir ay. Fakirin zenginin birlikte aç kaldığı birlikte doymak için sofraya oturduğu, herkesin bir birini daha iyi anlamaya çalıştığı bir ay.
Sadakaların verildiği, zekâtların ödendiği gönüllerin arı duru rahmana kavuştuğu bir ay. İftar çadırlarında tinercisinden yolcusuna, nostalji için geleninden muhtaç olanına her kesin rahmete doyduğu bir ay.
Ramazan maddi manevi terakki ettiğimiz yükseldiğimiz bir ay; içinde bin aydan daha hayırlı günü barındıran bir ay.
Yıllık yorgunluklarımızın atıldığı rahatlama ve dinlenme tefekkür duygularımızın en çok geliştiği, ötekini anlamanın daha kolay olduğu zamanın altın dili...
Ülkemiz, son günlerde son yirmi beş yılın muhasebesini yapmaya çalışıyor. Birlik ve beraberliğimizin daha güçlü olması adına adımlar atılıyor, kaşınmış bazı yaralar sarılmaya çalışılıyor. Ramazan ayı bu duygularımızın güçlenmesi adına çok önemli bir zaman, sıkıntılarımızı, fikirlerimizi; varsa kin ve nefretimizin yıkanıp arıtılacağı bir musluk vaat ediyor; tam zamanı, tam yerine denk geldi...
Türk'üyle, Kürt'üyle, Çerkez'iyle, Laz'ıyla vb. yan yana durduğumuz aynı secdeye baş koyduğumuz, aynı saatlerde yiyip, aynı saatlerde içtiğimiz bir zaman dilimini yaşıyoruz. Birlikteliklerimiz ayrılıklarımızdan çok fazla...
Öyleyse, bir kere daha zamanın manasına uygun, zengin tefekkür dünyamızın geleneklerinden daha fazla yararlanma zamanı.
Birlikteliğimizin bize sunduğu zengin kültür dünyamızı bir kere daha iyi anlamak için elimize bir fırsat daha geçti, bu fırsatları değerlendirmenin tam zamanı., Dünyadan yaşanan ekonomik kriz ve benzeri sıkıntılar her zaman bazı ülkelerin çöküşüne zemin hazırlarken bazı ülkelere de altın fırsatlar sunmuş, tarih bunun örnekleriyle dolu; bu yükselişin en önemli rampası da birlikteliğimiz. Bir birimizi anlamamız anlamaya çalışmamızdan geçiyor.
Sadece bedenimize değil, sadece ruhlarımıza da değil tüm Türkiye, bu Ramazanın birlikteliğinden maddi manevi zenginliğinden istifade etmeli. Biz nefsimizi terbiye ederken ülke olarak da bu nefis terbiyesinden nasibini almalı, fırsat her yönüyle kapımıza kadar geldi, içeri buyur etmek varken neden geri gönderelim; hem misafiri uygun ağırlamak bizim kültürümüzün ve dinimizin çok önemli bir rüknü değil mi?
Ramazan ayının ülkemize, İslam âlemine ve bütün insanlığa hayırlar getirmesini, hayırlara vesile olmasını yüce Allah'tan dilerim
"Oruç tutmak" insana cennette nebiler, sıdıklar, Salihler ve şehitlerle beraber olmaya, bir birinden haz ve feyz alarak doyumsuzluğa ulaştığı, renkleri, dilleri, ırkları, kültürleri farklı milyonlarca insanın Arafat sahasında, Mescid-i Haramda, camilerimizde her gün aynı saatte binlerce insanı bir araya getirerek kalpleri birleştiren, kalbe nur veren feyzle ibadet etmelerini sağlayan 32 farz'dan biridir.
Her ne kadarda Yüce Allah (cc) bütün kalplerdeki gizli olan takvayı bilmekte ise de, kullarının da, kulluk görevini bu ibadet şahidiyle (oruçla) kanıtlamasını ister. Nefsin arzularını tan yerinin ağarması ile akşam ezan vaktine kadar terk ederek Allah (cc) rızasını kazanmaktır.
Oruçla, kişiye güç, kuvvet gelir. Allah'ın (cc) emirlerine uymanın rahatlığı ile kendisini bu mutluluğa erişme huzuruna sahip kılar ki, bütün güçlüklerin üstesinden gelmenin feyzi, rahatlatır onu.
Top sesi ile bir anda açılan oruçlar, aynı anda çorbaya kaşık uzatan halkımızı, hiçbir güç bir anda sağlayamaz. Bunu ancak Allah'a (cc) olan iman bağı, ibadet sağlayabilir.
Sahur vaktinde davulların sesi ayrı bir tat veriyor insana, davulcunun mani ve tekerlemeleri bahşiş almadaki marifetini gösterdiği gibi sahura kalkma coşkusunu artırarak ayrı bir renk, ahenk katar sahura. Çocukların ilgisini daha çok çeker o havayı koklamaktan oruç olmanın nimetinden faydalanmak isterler minicik çocuklar dahi. Bende oruç tutacağım diye tuttururlar. İşte burada sahur çalınan davulcunun manileri de manidardır.
Ben davulumu çalarım, güm güm gümbüdü
Hiç yorulmaz kollarım güm güm vurdukca
Olur mu hacı babayı kaldırmamak
Hacı anne kızar sonra güm güm gümbüdü
Bahşiştir benim işim, gerisi mani
Daha kalkmadın mı diye, verir bir birine haberi,
Sen görsen de şaşarsın ilahi kudretin işi,
Haktır bu işin sırı, yoksa top atsan kalkmaz
Güm güm gümbüdü güm
Oruçla ilgili ayetin sonunda "ola ki korunursunuz" cümlesi, oruç ibadetinin insanları günahlardan, kötü alışkanlıklarından vazgeçmeleri için meşru olduğunu vurgulamaktadır.
"Kavl-i zuhur" denilen fitne ve fesat yalan terk edilecektir. Resulullah (sav) ""Kavli zuhur"u terk etmeyen Allah azze ve celle'nin, onun yeme ve içmesini terk etmesine ihtiyaçı yoktur" buyurur.(44)
Hayırsız ve fahiş sözde terk edilecektir. Peygamberimiz (sav) "Oruç yemek ve içmek değildir. Ancak oruç, hayırsız ve fahiş sözden oruç tutmaktır. Birisi sana sövdüğü veya cahilce davrandığı zaman "ben oruçluyum, ben oruçluyum" de" buyurmuştur.(45)
Yaratan Yüce Rabbim (cc) orucun hakkını yerine getirip ecrini tas tamam alan kullarından kılsın bizleri. Kötü ve çirkin amellerimize bir daha dönmemek üzere mübarek ayın sevaplarından bizleri de rızık ve nasipli kılsın. Âmin
Bu maddeden sonra aklımıza gelen "rasyonel olmayan", göbeğini kaşıyan", dağdaki çoban" yani birazda "miskin"ler bütün bu kesim ne yapmalı; oyları sayılmamalı, oy kullanmalı zira "rasyonel" olanlar olacağından içinde rasyonellerinki ayrılmalı diğerleri ise... İşte çözüme karınca kararınca katkımız olsun istedik. Nasıl rasyonellik ama! Anadolu insanının bir özelliği milli manevi değerlerini önemsiyor, yerine getiremese de önemsiyor. Bir an için farklı yollara müracaat etse de tavrını demokrasiden ve özgürlüklerden.... Yazının Devamı için Tıklayın...
İnsanlar toplu yaşayan daha doğrusu toplu yaşamak zorunda olan varlıklardır. Toplu yaşamanın da belirli kuralları vardır. Bunlara biz ahlak kuralları, gelenekler ve görenekler demekteyiz. Her topluluğun, her milletin kendine özgü kuralları, gelenekleri, görenekleri vardır. Bunlardan bazıları zamanla değişebilir, ancak bazıları vardır ki bunların hiçbir zaman değişmesi hoş karşılanmaz. Örneğin yardımlaşma, selamlaşma, vatan ve millet sevgisi gibi. Benim dikkatimi çeken bazı olaylar var düşünüyorum da böyle olayları izlediğimde acaba millet olarak yozlaşıyor muyuz diyorum.
Örnekler mi?
İstiyorsunuz? İşte birçok örnek: Cenazelere gidiyoruz, cenaze mezarlıkta defnedilirken hocalar KURAN okuyorlar, bu Kuran'ı inancımız gereği tüm Müslümanların sessizlik ve huşu içinde dinlemesi gerekirken maalesef birçoğumuz orayı kahvehaneye çeviriyoruz. Geçenlerde yine böyle bir cenaze törenine katılmıştım, mezarlıkta 5-6 kişi defin işleriyle uğraşırken çoğunluk koyu bir sohbete dalmıştı, üstüne üstlük bir iki vatandaşımız da sohbet esnasında kahkahalarla gülüşüyorlardı. Bu nedenle ne hocanın okuduğu Kuran dinleniyor nede cenazeye saygı gösteriliyordu. Cenaze sahiplerinin acısına ortak olmak varken işte biz bu hallere gelmişiz. Yine başka bir örnek geçenlerde gazetelerde okudum. Antalya'da yaşlı bir adam denize giriyor, denizde yüzerken kalp krizi geçiriyor ve ölüyor. Çevrede bulunanlar onu kenara çıkarıp üzerine gazetelerle kapatıp cenazenin yanı başında eğlencelerini sürdürüyorlar.
Yüce Dinimizin ve sevgili Peygamberimizin "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" demelerine karşın şu anda Müslüman geçinen bizlerden hangimiz bu hadise uymaktayız. Yine maalesef bu konuda da o kadar duyarsızlaştık ki sadece kendimiz için var olma savaşı vermekteyiz, zor durumda olan kardeşlerimize maddi veya manevi yönden destek olacağımız yerde destek yerine köstek olmaya çalışıyoruz, bir nevi o zor durumdaki kardeşimizin halinden zevk alanlarımız bile bulunmaktadır.
Birçoklarımız Kurban Bayramlarında kurban keseriz, ALLAH kabul etsin, kurbanı niçin keseriz hem Allah rızası için hem de belirli bir miktarını fakirlere dağıtmak için. Oysa son yıllarda gözlemlediğime göre Kurban Bayramlarında birçok kişi büyük baş hayvan kesmekte ve bunun bir bölümünü fakirlere dağıtması gerekirken çevresindeki fakirleri görmezlikten gelip kestiği eti ya sucuk doldurtuyor, ya da derin dondurucuya koyup bir yıl boyunca yiyor. Ondan sonra da ben Kurbanda şöyle kurban kestim böyle kurban kestim diye hava atıyor. Böyle kesilen kurbanları Allah kabul eder mi bilmiyorum.
Son yıllarda aile içi çatışmalar ve cinayetler çoğaldı. Ahlaki kurallar ve dinimizin emrettiği güzellikler yaşansaydı bu olumsuz ve kahredici olayların birçoğu olmazdı. Daha birçok olumsuz davranışlar var bunları saymakla bitiremeyiz. Ne diyelim YÜCE ALLAH bizlere aklımızı fikrimizi hep güzellikler için kullandırmak nasip etsin. Haydi gayret bizden yardım ALLAH' TAN."ACILAR PAYLAŞILDIKÇA AZALIR, SEVGİLER PAYLAŞILDIKÇA ÇOĞALIR." aile, toplum ve millet olarak dimdik ayakta durabilmek için bizi biz yapan ahlaki, dini ve milli değerlerimizi kaybetmememiz gerekir.