Hazret-i Süleyman Aleyhisselam bir gün, deniz kenarına oturmuştu. Bir karıncanın geldiğini gördü. Ağzında yeşil bir yaprak vardı.
BİR KISSA, BİN HİSSE
Süleyman KÖSMENE'nn yazısı
Hazret-i Süleyman Aleyhisselam bir gün, deniz kenarına oturmuştu. Bir karıncanın geldiğini gördü. Ağzında yeşil bir yaprak vardı.
Karınca deniz kenarına ulaştı. Tam o sırada sudan bir kurbağa çıktı.
Kurbağa sanki sözleşmişler gibi karınca ile buluştu, karıncanın getirdiği yaprağı aldı ve denize döndü. Yaprağı teslim eden karınca da geri döndü.
Mahlûkat dillerini bilen Hazret-i Süleyman karıncaya sordu:
“Ey karınca! Nedir bu olay? Bunun hikmeti nedir?” Karınca dedi ki: “Bu denizin ortasında, Allah bir taş yarattı. O taşın içinde bir böcek yarattı. Beni de onun rızkına sebep kıldı. Ben her gün ona yetecek kadar rızık getiririm. Deniz kenarına ulaştırırım. Allah’ın, kurbağa suretinde yarattığı bir meleği o rızkı benden alır, o böceğe ulaştırır. O böcek, Allahın kudreti ile açık bir dil ile her zaman şöyle söyler:
“Sübhânallah ki, beni halk etti, deniz ortasında ve taş arasında bana mekân verdi. Benim rızkımı unutmadı. Allah’ım! Ümmet-i Muhammedi ümitsiz kılma!”
Kucuk Sevim, evlerinin onundeki rengarenk ciceklerle suslu bahceye girdi. Yuregi sevincten hopluyordu. Icinden; “Annem cicekleri sever; simdi bir demet yapip gotursem kim bilir ne kadar sevinir? ‘Kizim beni hatirlamis ’ diye yanagima bir de tesekkur opucugu kondurur.” Diye dusundu. Bu mesut hayal icinde cicekleri topladi. Onlari kucucuk elleriyle tek tek bir araya getirip demet yapti. Annecigini daha cok mutlu etmek icin mutfaga kostu. Raftan bir bardak aldi. Cicek demetini icine yerlestirdi. Sonda da su ilave etti. Sevincten ziplayarak mutfaktan cikarken elindeki bardak kaydi; yere dusup paramparca oldu. Cicekler etrafa sacildi. Annesi, yandaki odadan kirilan bardagin sesini duymus, disari firlamisti. Kucuk Sevim korkudan de diyecegini bilemedi. Anne yerdeki cam kiriklarini gorunce sinirinden deliye dondu. Ve kucuk kizinin niyetini sormadan dovmeye basladi. Kizcagiz neye ugradigini sasirmis, can havliyle, “Annecigim ne olursun vurma!” diye yalvariyordu. Kizginligi hala gecmemis olan anne, hem bagiriyor hem de vuruyordu. “Seni essek seni o guzelim bardagi kirarsin ha! Bu dayak senin aklini basina getirir.” Takdir ve opucuk beklerken, bir ton dayak yiyen kucuk Sevim, annesine icinden kin beslemeye basladi. Ona bir daha cicek hediye ettigini goren olmadi.alinti
Takva sahibi olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama fırsatlar çağı gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete, güzelliğe rağmen günahlardan sakınanların mükafatı ebedi mutluluk. Hayatın baharı şeytana satılmazsa, sonsuz bahar bir adım ötede.
Hz. Ömer'in (R.A.) halifeliği döneminde ibadet ehli, son derece takva sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer'in hayret ve takdirle izlediği bu gencin kalbi, Allah ve Rasulü'nün (A.S) sevgisiyle doluydu. Vakit namazlarında cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar çıkmaz evine döner ve ihtiyar babasının hizmetini görürdü.
Bu gencin evine giden yolu bir kadının kapısının önünden geçiyordu. Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak çirkin tekliflerde bulunuyor, fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu.
Yine bir gün yatsı namazını kıldıktan sonra evine giderken, kadın tekrar karşısına çıktı. Bu sefer bütün maharetini kullanarak genci kandırmayı başardı. Fakat genç, kadının ardı sıra eve girerken birden bire Allahu Tealâ Hazretleri'ni hatırladı ve korkuyla dilinden şu ayet döküldü:
'Takvaya erenler (var ya); onlara şeytandan herhangi bir vesvese iliştiği zaman (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçeği görürler.' (A'raf/201)
Hemen ardından da bayılarak düştü. Kadın hizmetçisini çağırdı. Genci tutarak evinin önüne getirip koydular. Sonra da kapıyı çalarak babasına haber verdiler. Babası dışarı çıkınca, oğlunu baygın bir vaziyette kapının önünde buldu. Komşulardan bir kaçı genci tutup eve taşıdılar. Uzun bir müddet baygın kalan genç kendine gelince, babası:
- Evladım neyin var ne oldu? diye sordu. Oğlu:
- Bir şeyim yok. dedi. Babası:
- Allah aşkına söyle! deyince, oğlu başından geçenleri anlattı. Babası:
- Hangi ayeti okumuştun? diye sordu. Genç, ayeti okudu ve tekrar kendinden geçti. Bir de baktılar ki genç ruhunu teslim etmiş. Bunun üzerine genci yıkadılar ve gece vakti götürüp göz yaşlarıyla defnettiler. Sabah olunca olay Hz. Ömer'e bildirildi. Hz. Ömer, gencin babasına gelerek başsağlığı diledi ve:
- Bana niye haber vermedin? diye sordu. Gencin babası:
- Ey Mü'minlerin Emiri, vakit geceydi. dedi. Hz. Ömer:
- Bizi onun kabrine götürün. dedi. Hz. Ömer ve beraberindekiler gencin kabrine geldiler. Hz. Ömer (R.A):
- Ey filan kişi! Rabbin makamında durmaktan korkanlara iki cennet var. (Rahman/46) dedi. Kabirdeki genç konuşup:
- Ya Ömer! Rabbim Cennette bana onları iki defa verdi. diye cevap verdi.
Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
-Tıkandı baba, çay getir -Tıkandı baba, oralet getir. Vb
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. ;
-Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
-Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur,yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
-Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz. Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler.
Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken
"Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.
Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.
Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi
-Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş.
Tıkandı baba da Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ; Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan;
-Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş -Geldi sultanım -Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı? -Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım. Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. -Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş. -Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş; Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış. -Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler. -Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,- Niçin, demiş. Askerler -Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline -Ne olacak şimdi, demiş -Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;
Bu mektup 17 Ağustos 1999 depreminde vefat eden Mesut Fatih çelik'in, depremden kısa bir süre önce öğretmenine yazdığı mektubudur. Fatih, üniversite imtihanında Bilkent üniversitesi, işletme (burslu) bölümünü kazandığını öğrenemedi. Mektubu Fatih'in annesi, enkazın altından bulup Fatih'in öğretmenine getirmiştir.
Veysel ERGiN öğretmenim! Size 16 Ağustos'un yakıcı sıcağına yenik düşmüş Yalova'daki evimden yazıyorum. Saat gece yarısını henüz geçti. içimde tuhaf bir his var. Sanki, size şimdi yazmasam, bir daha hiç yazamayacakmışım gibi geliyor. Hayatla hesaplaşmak için bu son fırsatımmış gibi hissediyorum. Hatırlar mısınız, yurttan kaçtığımız akşam, bizi bilardo salonunda yakalamış ve yurda döndüğümüzde bana, "Fatih, bilir misin ki, dünyanın en mutlu cimrisi, edindiği gerçek dostlarını muhafaza edebilendir? Biz gerçekten dostsak, arkadaşlığımızı bilardoya değişemezsin." demiştiniz.
Sonra, uyuyor numarası yaptığım o gece, "Allah'ım, öğrencilerimi çok seviyorum! Bana, onların yüreklerine tesir edecek sözleri söyleyebilme gücü ver! Bilmiyorlar, bilseler böyle davranırlar mıydı?" diye dua edişinizi, battaniyemin altında akıttığım gözyaşlarımla dinlemiştim. Ah öğretmenim! "Bu adamın bizimle ilgilenmesinden çıkarı ne?" diye, için için bir öfke duydum, ilk zamanlar. O zamana kadar ya bir karşılık beklenen "eğer" türü sevgiyle veya bir şeylere sahip olmanın sonucu olan "çünkü" türü sevgiyle karşılaşmıştım: "Eğer iyi bir çocuk olursan, ailen seni sever.", "Seni seviyorum, çünkü o kadar zengin ve ünlüsün ki..." Hep düşündüm; karşılıksız veya mevcut bir duruma bağlı olmayan gerçek sevgi yok mu, diye. Tâ ki, sizin bizimle paylaştığınız, "her şeye rağmen sevmek" duygusuyla karşılaşıncaya kadar...
Düşünsenize öğretmenim; sigara içmeme, size defalarca yalan söylememe ve birçok kötü alışkanlığıma rağmen sevdiniz beni. Ne güzel bir insanı; kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına rağmen sevebilmek! En çok ihtiyacımız olan sevgi de bu değil midir? Kalbinizin derinliklerinde dünyada kimsenin size aldırmadığını ve sizi gerçekten sevmediği düşünseydiniz, edindiğiniz mal veya şöhretin, başarı veya unvanların sizin için bir anlamı kalır mıydı? Dünya, başınızın üstüne çöküvermez miydi? Günün birinde gerçek ve doyurucu bir sevgiye ulaşabileceğiniz umudu olmasa, hayatınızın geri kalanını nasıl yaşayabilirdiniz?
Ne olur öğretmenim, hep böyle kalın! inanın, üniversiteyi kazanamasam veya son dakikalarımı yaşıyor olsam da; bunu bize tattırmanızın verdiği mutluluk, her şeye bedeldi. Bundan sonra öğrenciniz olma mutluluğunu yaşayabilecek öğrencilerinize de, şu dileklerimi aktarabilir misiniz?
"Arkadaşlarım, kardeşlerim, ağabeylerim!.. Sizce bu yılınızı iyi geçirdiniz mi? Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi? Bu yıl kaç defa gün ışığıyla uyandınız? Kaç kişiye, sırf içinizden geldiği için bir hediye aldınız? En son ne zaman mektup yazdınız veya eski bir arkadaşınızı aradınız? Bunlar, aslında önemsiz gibi görünen küçük ayrıntılar değil mi? iyi bir hayatın, bunlar gibi birçok küçük şeye bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü? öyleyse, bundan sonra bir düşünün. Yayılın çimenlerin üstüne. Acele edin. Er veya geç, çimenler yayılacak üzerinize!"
Canım öğretmenim!
Bilseniz, şu an o kadar rahatım ki! Saat 03:00'e geliyor. Artık uyuyabilirim, hem de bir daha uyanmamacasına... Hoşça kalın! Sizin "her şeye rağmen" sevginize lâyık olamayan ama, sizi her zaman sevecek olan yaramaz öğrenciniz.
Bursa daki ulu cami yi yaptiran YILDIRIM BEYAZID DIR CAMI tamamlandiginda damadi olan taninnis velilerden emir sultan Hazretleriyle beraber geziyordu emir sultana dönerek sultanim nasil cami güzel olmusmu? diye sordu Emir sultan hazretleri Sultanim cami güzel olmus ma bir kusuru var bir kösesinede meyhane yaptirmaliydiniz, dedi bu sözlere sinirlenen Yildirim ALLAH'in evinde meyhanede ne oluyor? ALLAH'in evinde meyhane olurmu diye çikisti. Ozaman tasi gedigine koyan EMIR SULTAN hazretleri =Hünkarim ALLAH'IN esas evi insanin kalbidir. Kalbin bulundugu vucuda nasil içki koyuyorsunuz? deyince Yildirim hatasini anladi. Çünkü ozamana kadar kendiside içki içiyordu Ondan sonra birdaha içki içmez oldu. Yildirim içkiyi hemde gizlice içiyordu,Kimsenin bilmedigini zannettigini Emir sultan in bilmesi kendisine ayrica tesir etmisti. Malumdurki ALLAH dostlarina gizli birsey olmaz. ALLAH onlara bildirmek istediklerini bildirir. onlarda ALLAH'in müsadesiyle, diger insanlarin bilmediklerini bilirler.
Türk asıllı mutasavvıfların en büyüklerinden birinin Aziz Mahmud Hüdayi olduğunda şüphe yoktur Bugün Üsküdar'da adıyla anılan caminin avlusunda türbesi bulunan Aziz Mahmud Hüdayi I Sultan Ahmed'in de mürşidi idi Hükümdardan büyük saygı görüyor, kendi de hükümdarı seviyor ve sayıyordu Arayı pek fazla uzatmadan birbirini ziyaret ederlerdi Biri din ve maneviyatın ulusu, diğeri devletin ulusu bu iki insan uzun süre birbirini görmeden duramazdı Sultan Ahmed'in en mutlu anları şeyhiyle beraber olduğu anlardı Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri ziyaretine geldiğinde onun hizmetini bizzat kendisi yapardı Aziz Mahmud'un Topkapı sarayında yine padişahı ziyaret ettiği bir gün namaz vakti yaklaşmış, Aziz Mahmud Hazretleri de abdest alıp hazırlanmak istemişti Derhal leğen ve ibrik istendi Padişah suyu kendisi dökerek şeyhinin abdest almasına yardımcı oldu Bu sırada valide sultan (padişahın annesi) de kurulanması için havlu elinde bekliyordu Valide sultan bu sırada içinden şunu geçiriyordu: "Ah şu mübarek insan bir keramet gösterse de gözümüz açılsa ne olur?" Abdest almayı bitirmiş, kurulanmak üzere valide sultanın elindeki havluya uzanırken, valide sultanın içinden geçenlere vâkıf olan Hüdayi Hazretleri, "Dünyanın en büyük devletinin hükümdarının altın ibrikle su döktüğü, annesinin en nadide iplikten dokunmuş havlusunu tuttuğu insan, hiçbir sıfatı bu lunmayan, sıradan bir kul, bir abdi acizdir Bundan daha büyük keramet ne olabilir?"
Halife Harun Reşid döneminin ermişlerinden Behlül Dana bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer birşey yapıyordu Bunu Harun Reşidin hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sordu Behlül:
- Cennet köşkü yapıyorum efendim, diye cevap verdi
Dindar bir kadın olan Zübeyde köşke müşteri çıktı:
- Bu köşkü bana satar mısın?
- İsterseniz satarım
- Kaç paraya satarsın?
- Sana bir akçeye veririm
Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın aldı
Harun Reşid ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette gördüler Zübeyde lüks bir köşkte oturuyordu Harun Reşid sordu:
- Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?
- Dün bir akçeye Behlül'den satın almıştım
Sabah oldu, hükümdar hemen Behlül'ü çağırttı
- Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana, dedi
- Olur, yaparım, dedi Behlül
- Kaça yapacaksın?
- Bin akçeye yaparım
- Ama hanıma bir akçeye vermişsin
- Evet bir akçeye verdim Ama o köşkün değerini bilmeden aldı Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün Ben buna göre fiat istiyorum
Şahı Nakşibend (k.s.) Hazretleri, Buhara köylerinden birinde Hüsrev isimli bir zatın evine misafir olmuştu. Akşam sohbet sırasında ev sahibine: - Bak bakalım dışarda kim var? dedi. Ev sahibi dışarı çıktığında, kapının önünde elinde bir tabak armut olan bir şahısla karşılaştı. Köy halkından Yusuf ismindeki bu şahıs, elindeki armutları Şeyh Hazretleriyle müridlerine hediye olarak getirdiğini söylüyordu. Adam içeri alındı ve armut dolu tabak Hazret'in önüne konuldu. Şahı Nakşibend Hazretleri tabağın içindeki armutları karıştırıp birini armutları getiren adama verdi. Arkasından: - Bu armutları bize getirmenin sebebi nedir? diye sordu. Adam: - Köyümüze veli bir zatın geldiğini duydum. Bu armutları aldım ve içinden birini işaretledim. Eğer gerçek bir veliyse, benim armutlardan birisini işaretlediğimi bilir diye düşündüm. O maksatla getirmiştim, dedi. Bahâüddin Nakşibend Hazretleri: - Bak bakalım eline verdiğim armut senin işaretlediğin armut mudur? diye sordu. Adam baktı ki, işaretlediği armut elinde. - Evet, odur diye karşılık verdi. Bunun üzerine Muhammed Bahâüddin Hazretleri: - Allah'ın velilerini imtihan etmeye kalkışmayınız. Bu işaretlediğin armudu eline vermem, keramet göstermek için değildir. Senin, bizim hakkımızda kötü bir düşünceye sahip olmaman içindir. Eğer öyle yapmasaydık, sen bizim hakkımızda yanlış düşüncelere sahip olur ve zarara uğrardın. Senin zarar görmemen için böyle hareket ettik, buyurdu.