KENDİSİNDEN TOPRAK İSTEYEN LİDERİ BAKIN NASIL REDDETMİŞ
Abdülhamid'in hayran bırakan cevabı Abdülhamid, Osmanlı'nın dış borcunu ödeme karşılığında Filistin topraklarını isteyen Siyonist lider Theodor Herzl'i kendisine nasıl hayran bıraktı?
7 Ağustos 1949 günü Tel Aviv-Kudüs yolundan bir cenaze arabası ağır ağır geçmektedir. Viyana'dan bir 'kahraman'ın kemikleri getirilmiştir.
Bir piyes yazarı ve gazeteci olmasına rağmen kendisini Siyonizm'e adamış, bir hayal kurmuştu. Ama körü körüne hareket etmemiş, çok katlı ve çok boyutlu stratejiler izlemişti. Bu uğurda kralları, bakanları, aydınları, din adamlarını, kısaca aklınıza kim gelirse onları kullanmaktan çekinmemişti. İnancı şuydu: Bir fikir iyi ve haklı ise muhakkak galip gelir.
1897'de ilk Siyonist Kongresi'ni İsviçre'nin Basel şehrinde topladı. Günlüklerine şu kâhince notu düşecekti: "Ben Yahudi Devleti'ni Basel'de kurdum. Eğer bunu bugün yüksek sesle söylersem, cümle âlem bana gülecektir. [Fakat] belki beş yıl içinde ama kesinlikle elli yıl içinde onu herkes tanıyacaktır."
Dünyada bunun kadar kesin tutturulmuş bir kehanet az bulunur.
İşte ölümünün üzerinden tam 45 yıl, 1 ay geçtikten sonra Viyana'dan getirilen kemikler, Budapeşte doğumlu bir Yahudi'ye aitti. Kudüs'te kendi adıyla anılan tepedeki siyah anıt-mezarının üzerinde İbranice yalnızca "Herzl" yazıyordu. Yani Dr. Theodor Herzl.
İşte bu Theodor Herzl, Avrupa'da zulüm görmekte olan Yahudi halkı için Filistin'den bir toprak parçası koparmak amacıyla eşiğini aşındırmıştı Yıldız Sarayı'nın.
19 Temmuz 1896'da kendisi görüşememişti ama danışman Kont Nevlinski aracılığıyla teklifini iletmeyi başarmıştı Sultan'a. Avrupalı zengin Yahudiler 20 milyon sterlin olarak tahmin ettikleri Osmanlı'nın dış borcunu ödeyecekler, buna karşılık Filistin topraklarından kendilerine bir yurtluk yer verilecekti.
Ne var ki, şen giden Nevlinski saraydan yaslı dönmüş, her şeyin bittiğini, padişahın tekliflerini bir daha işitmek istemediğini söylemişti. Abdülhamid şöyle demişti:
"Bir karış bile toprak satamam. Çünkü o bana değil, halkıma aittir. (...) Yahudiler milyonlarını saklasınlar. İmparatorluğum parçalanınca belki de Filistin'i tek kuruş ödemeden elde edeceklerdir. Fakat ancak kadavramız parçalara ayrılabilir. Vücudumuzun canlı canlı kesilip biçilmesine razı olamam." ("The Diaries of Theodor Herzl", Almancadan İngilizceye çeviren: Marvin Lowenthal, New York, 1962, The Universal Library, s. 152.)
Bir devlet başkanından toprak satmasını istemesindeki kabalığın farkına varan Herzl, yanlış yaptığını anlar; lakin işin peşini bırakmayacaktır. Planlarını suya düşüren bu sözler, Herzl'i etkilemiş ve günlüklerine şu ilginç notu düşmeyi ihmal etmemiştir: "Her ne kadar o sırada hayallerime nokta koymuş olsa da, Sultan'ın bu hakikaten yüce sözlerinden etkilenmiştim."
Sizin anlayacağınız, Abdülhamid'in mücadele ettiği adam da hamhalatın teki değil, davasına adanmış parlak zekâlardan biridir.
Herzl'in, orijinali Almanca olan günlüklerini (zira kendisi İsrail'in kurucusu sayılsa da, pek çok Siyonist gibi İbranice bilmezdi) İngilizceye kısaltarak çeviren Marvin Lowenthal, Abdülhamid'in Siyonist taleplerini reddini "superb", yani 'muhteşem' diye nitelendirirken, Herzl'in de bu ret cevabı karşısında Sultan'a duyduğu "hayranlık"a dikkat çekmektedir.
İşin esası şuydu ki, iddia ettiği gibi zengin Yahudiler Herzl'in arkasına çuvallarla para yığmış değildi; Abdülhamid de hafiyeleri vasıtasıyla bu durumu öğrenmişti. Blöf yapıyordu Herzl; Sultan da bunu biliyor ama Siyonistlerin Avrupa içinde palazlanmalarından ve kendisine yeni bir pazarlık kapısı açmalarından memnuniyet duyuyordu.
Bunun için toprak satın alma tekliflerini reddetmişti ama Herzl'in sonraki projelerini dikkate alır görünmüştü. Bu defa Herzl teklifini Osmanlı'yı kalkındırmak gibi bugünkü yabancı sermayenin getirilmesine benzer bir kılığa büründürmüştü. Avrupalı Yahudi sanayiciler Osmanlı ülkesine yatırım yapacak, ülkeyi, bu arada Filistin'i kalkındıracaklardı. Buna karşılık Yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmesine izin verilmesini istiyorlardı.
Abdülhamid ise Siyonizm'i kullanmanın, onu reddetmekten daha fazla işine geleceğini biliyordu. Tekliflerine, kabul etmeyeceklerini bildiği bir karşı teklif getirdi: Yahudiler Osmanlı'nın 30 milyon sterlin tutarındaki dış borcunu ödemek üzere bir konsorsiyum (syndicate) kuracaklardı. Buna karşılık olarak Osmanlı topraklarına yerleşmelerine izin verilecek fakat geldikleri ülkenin vatandaşlığından çıkarak Osmanlı tebası olacaklardı. Asıl vurucu şartsa sona saklanmıştı: Yahudiler toplu olarak Filistin'e yerleşemeyecek, kitlesel yerleşmelerine izin verilmeyecek, değişik bölgelere dağıtılacaklardı; beş aile şuraya, beş aile oraya.
Herzl'in başına "him taşı" düşmüş gibi oldu. Onun bütün davası ırkdaşlarını Filistin'e yerleştirme planı üzerine kurulu değil miydi? Bunu asla kabul edemezdi. Teklif yeterince cazip gelmedi diye düşündü. Daha fazla para toplamak için döndü. Ne ki paralı Yahudiler Sultan'dan Yahudilerin göçüne izin veren resmî bir berat almadıkça kesenin ağzını açmaya yanaşmıyorlardı. Abdülhamid ise ne Filistin'e göçe izin veriyordu, ne de parayı görmeden resmî bir kabule yanaşıyordu. Mesele kilitlenmişti.
Herzl'in Abdülhamid'le görüştüğünü bildiren New York Times'ın 30 Mayıs 1901 tarihli nüshasındaki haber
Cohn (Herzl'in günlüklerinde Abdülhamid 'Cohn' şifresiyle geçer) sıkı pazarlıkçı çıkmıştı; çok şey istiyordu ama pek az şey veriyordu. Herzl 1902 Temmuz'unda son kez geldi İstanbul'a. O da ne? Sarayın eşiğini aşındıran birileri daha vardı. Fransız Mösyö Rouvier Osmanlı maliyesini rahatlatacak tekliflerde bulunmak üzere bir toplantıdan çıkıp öbürüne giriyordu. Bunun üzerine Herzl, Filistin şartından vazgeçti, Mezopotamya'ya (Hayfa dahil) bir Yahudi göçüne resmen izin verildiği takdirde dostlarının Fransızlarınkinden daha iyi bir teklifte bulunabileceklerini bildirdi saraya.
Eskiden kendisine ümit veren saray bendegânı nedense artık yüz vermez olmuşlardı. Sözleriyle destekler görünüyor ama eylemleriyle başka yöne baktıklarını gösteriyorlardı. Sonunda Herzl, piyon olarak kullanıldığına acı bir şekilde tanık oldu. Fransızlara karşı pazarlığı kızıştırmakta kullanılmış, anlaşma yapıldığı için de artık yüzüne bakan kalmamıştı. Abdülhamid yine oyununu oynamış, Fransızları tercih etmişti.
Artık Herzl'in defterinde Osmanlı sayfası kapanıyor, İngiltere sayfası açılıyordu. Çantasını toplarken not defterine şunları yazacaktı: Türkler gün gelecek, dilenci durumuna düşecek ve dizlerime kapanıp yalvaracaklardır.
Yine de Abdülhamid'in Siyonistlere bu denli "müsait" davranmış olmasını içlerine sindiremeyenler haklı olmakla birlikte diplomatik söylem ile gerçek niyet arasındaki farkı fark etmek önemlidir. Nitekim Yahudi araştırmacı Avram Galante'nin "Abdülhamid ve Siyonizm" başlıklı makalesinde belirttiği gibi, Herzl'in görüşmesine aracılık eden İstanbul Hahambaşısı Moşe Levi'nin 3 gün sarayda bekletildikten sonra Sultan'dan yediği ağır zılgıt her şeyi açıklıyor aslında. Bende toprak satacak göz var mı? diyordu Hahambaşına. O ise, torununun Galante'ye anlattığına göre, ağlayarak Sultan'ın ayaklarına kapanıyor, yemin billah Herzl'in toprak talep edeceğini bilmediğini söylüyor, af diliyordu.
Abdülhamid'in cenazesi de bir gün törenle "Türkiye"ye getirilir mi acaba?
***
MERAKLISI İÇİN NOTLAR
Theodor Herzl'in toplam 5 cilt tutan Almanca günlükleri henüz tam olarak dilimize çevrilmiş değil. Rahmetli Yaşar Kutluay'ın "Siyonizm ve Türkiye" (1967; 2. baskı 2004) adlı kitabı büyük ölçüde günlüklerin bizimle ilgili kısımlarının çevirisidir. Ergun Göze'nin çevirdiğini iddia ettiği "Hatıralar" (2002) ise Kutluay'ınkini bazı noktalarda ikmal etmekten öte bir şey yapmış değildir.
Herzl hakkında özet bilgi, sonradan anti-Siyonist kampa geçen Norman Finkelstein'ın 1987 tarihli "An Impact Biography"sinde bulunabilir.
Bu yazıda yararlandığım iki temel kaynak ise şunlardır: Isaiah Friedman, "Germany, Turkey, and Zionism, 1897-1918" (Oxford 1977); Walter Laqueur, "The History of Zionism" (Tauris 2003).
Filistin'in dünü ve bugününü anlayabilmek için en esaslı kitaplardan birisi Mim Kemal Öke'nin "Filistin Sorunu"dur (Ufuk, 2002).
İsmail Tongar'ın sesinden sevgiyle örülü bir öykü!
İsmail Tongar'ın o buğulu sesinden "sevgi ve paylaşmak" üzerine çok dokunaklı ve ibretli bir öykü... Bu öyküyü dinlediğinizde, kendinizi çok sorgulayacaksınız...
İsmail Tongar'ın o buğulu sesinden "sevgi ve paylaşmak" üzerine çok dokunaklı ve ibretli bir öykü... Bu öyküyü dinlediğinizde, kendinizi çok sorgulayacaksınız...
SEVGİ VE PAYLAŞIM ÜZERİNE BU ÇOK DOKUNAKLI HİKAYEYİ DİNLEMEK İÇİN... TIKLAYINIZ...
Çanakkale'de Türklere karşı savaşan Yeni Zelandalı askerin günlüğü savaştan tam 93 yıl sonra ortaya çıktı. İşte o günlerde yaşanılanlar..
"Korkunç bir sesle Allah diye bağırıyorlar"
Çanakkale'de Türklere karşı savaşan Yeni Zelandalı askerin günlüğü savaştan tam 93 yıl sonra ortaya çıktı. Günlük, o günlerde yaşanılanları tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor
Birinci Dünya Savaşı serüvenine Mısır'da başladıktan sonra kendisini Çanakkale'de Türklere karşı savaşırken bulan Yeni Zelandalı asker George Petersen'in anıları 93 yıl sonra gün yüzüne çıktı.
Er Petersen'in çarpıcı savaş yılları anıları, 14 Kasım'da Avustralya'nın Sydney kentindeki Lawson's müzayede evinde 23 bin dolardan satışa çıkarılacak.
Hatıraların orjinal sayfaları Petersen'in ailesi tarafından bugüne kadar korunmuş.
Müzayedede Petersen'in temize çekilen notlarının yanı sıra, aynı dönemde Gelibolu'da olan Avustralyalı ünlü savaş fotoğrafçısı Frank Hurley'in 50 parça eseri de 31 bin dolardan açık artırmaya sunulacak.
Mezatta ilgi çekmesi beklenen parçalardan birisi de I. Dünya Savaşı'nda giyilmiş az bulunan bir hemşire kıyafeti.
Gelibolu'da Nelson Bölüğü Canterbury Piyade Alayı askeri olanı er George Petersen, 25 Nisan 1915'te yarımadaya geldiği günden itibaren, ayrıldığı Eylül ayına kadar her gün yaşadıklarıyla ilgili not tutmuş.
Petersen'in ilginç notları arasında kanlı savaş anlarının yanı sıra, Anzak askerlerinin boş zamanlarında oynadıkları futbol maçları ve Çanakkale boğazının serin sularındaki yüzme hatıraları da yer alıyor.
Yaklaşık 18 bin Yeni Zelanda askerinin öldüğü, 41 bininin de yaralandığı Gelibolu'daki kanlı çarpışmalardan bazıları Petersen'in anılarına şu şekilde yansıyor:
26 Nisan 1915 Pazartesi - "Hafif bir yağmur yağıyor. Yukarıdan aşağı her yerde bizim keskin nişancılarımız var. Çavuş Guy, benimle birlikte 5 kişiyi Türkleri gözlemek için yakındaki bir mevziye yolladı. O sırada üzerimize ateş açıldı. Mermiler kulaklarımızın yanından vızlıyor. Etrafta çok sayıda kavrulmuş, korkunç derecede kötü ölmüş Avustralyalı askerler var. Artık bu görüntüye alıştım. Nöbet değişimi yapıldı. Önümüzdeki büyük tepede inanılmaz bir ateş sürüyor. Su içmek için siperden ayrıldım, bütün gece uyuyamadım."
27 Nisan 1915 Salı - "Hala asıl ateş hattına ulaşamadım, neden bilmiyorum çok sayıda kaybımız var. Türk bombardımanı öğle arası başladı. Kafamı çıkarıp daha bir mermi sıkamadım. Bir saatlik uykuyla siperde duruyorum. Türkler sahili gece boyunca ağır bombaladılar. Arkadaşım Melwoy bir sniper ateşinde çok kötü vuruldu. Türklerle çok yakından ateş teması halindeyiz."
8 Mayıs 1915 Cumartesi - "Yeni Zelandalılar en ağır bombardımanın olduğu siperlerde kaldılar. Ölüm saçan tüfek ve keskin nişancı atışı arasında mevzilerde ilerlemeye çalışıyorlar. Çoğu öldü ya da yaralandı. Akşam 5.30 civarında 500 yard daha ilerleyebildik. Teğmenimiz Sandy öldü, binbaşı yaralandı. Karanlıkta 100 yard daha ilerledik. Kendimize siper kazarak ilerliyoruz. Ölü Türkleri gece gömdük."
10 Mayıs 1915 Pazartesi - "Türk ateşi susmadı, 48 saattir uyuyamıyoruz. Hayatımda bundan daha kötü bir gece yaşamadım. Çok yorgunum. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor. Çamur yığını içinde ölü gibiyim. İyice çamura batmamak için ölülerin üzerinde oturuyorum. Yarımadada savaşın başından beri bizden ölenlerin sayısı 50 bini geçmiş. Gündüz 3 bin kadar Türk ölü gömdük."
31 Mayıs 1915 Pazartesi - "Türk gözlem istasyonunu havaya uçurduk, ancak sonuç berbat. Karşılıklı ateş hattımız şu ana kadar gördüğüm en tehlikeli derece yakınlaştı. Bazı yerlerde aramızda sadece 4 - 5 yard var. Ben genelde bombaları attığımız yerlerde duruyorum. Süngülerimizle siperlerdeki Türklere müdehale edebilecek yakınlıktayız. Türklerin konuşmalarını duyabiliyoruz. İki bomba atarak onları susturduk. Çok ağır yaralandılar ve korkunç bir sesle Allah diye bağırıyorlar. Kayıplarımız çok fazla."
93 yıl sonra ortaya çıktı ! - Foto 1.Dünya Savaşı'na Mısır'da başladıktan sonra kendisini Çanakkale'de Türklere karşı savaşırken bulan Yeni Zelandalı askerin anıları gün yüzüne çıktı.
Er George Petersen'in çarpıcı savaş yılları anıları, 14 Kasım'da Avustralya'nın Sydney kentindeki Lawson's müzayede evinde 23 bin dolardan satışa çıkarılacak. Hatıraların orjinal sayfaları Petersen'in ailesi tarafından bugüne kadar korunmuş. Müzayedede Petersen'in temize çekilen notlarının yanı sıra, aynı dönemde Gelibolu'da olan Avustralyalı ünlü savaş fotoğrafçısı Frank Hurley'in 50 parça eseri de 31 bin dolardan açık artırmaya sunulacak. Mezatta ilgi çekmesi beklenen parçalardan birisi de I. Dünya Savaşı'nda giyilmiş az bulunan bir hemşire kıyafeti.
Gelibolu'da Nelson Bölüğü Canterbury Piyade Alayı askeri olanı er George Petersen, 25 Nisan 1915'te yarımadaya geldiği günden itibaren, ayrıldığı Eylül ayına kadar her gün yaşadıklarıyla ilgili not tutmuş. Petersen'in ilginç notları arasında kanlı savaş anlarının yanı sıra, Anzak askerlerinin boş zamanlarında oynadıkları futbol maçları ve Çanakkale boğazının serin sularındaki yüzme hatıraları da yer alıyor.
Yaklaşık 18 bin Yeni Zelanda askerinin öldüğü, 41 bininin de yaralandığı Gelibolu'daki kanlı çarpışmalardan bazıları Petersen'in anılarına şu şekilde yansıyor:
26 Nisan 1915 Pazartesi - "Hafif bir yağmur yağıyor. Yukarıdan aşağı her yerde bizim keskin nişancılarımız var. Çavuş Guy, benimle birlikte 5 kişiyi Türkleri gözlemek için yakındaki bir mevziye yolladı. O sırada üzerimize ateş açıldı. Mermiler kulaklarımızın yanından vızlıyor. Etrafta çok sayıda kavrulmuş, korkunç derecede kötü ölmüş Avustralyalı askerler var. Artık bu görüntüye alıştım. Nöbet değişimi yapıldı. Önümüzdeki büyük tepede inanılmaz bir ateş sürüyor. Su içmek için siperden ayrıldım, bütün gece uyuyamadım."
27 Nisan 1915 Salı - "Hala asıl ateş hattına ulaşamadım, neden bilmiyorum çok sayıda kaybımız var. Türk bombardımanı öğle arası başladı. Kafamı çıkarıp daha bir mermi sıkamadım. Bir saatlik uykuyla siperde duruyorum. Türkler sahili gece boyunca ağır bombaladılar. Arkadaşım Melwoy bir sniper ateşinde çok kötü vuruldu. Türklerle çok yakından ateş teması halindeyiz."
8 Mayıs 1915 Cumartesi - "Yeni Zelandalılar en ağır bombardımanın olduğu siperlerde kaldılar. Ölüm saçan tüfek ve keskin nişancı atışı arasında mevzilerde ilerlemeye çalışıyorlar. Çoğu öldü ya da yaralandı. Akşam 5.30 civarında 500 yard daha ilerleyebildik. Teğmenimiz Sandy öldü, binbaşı yaralandı. Karanlıkta 100 yard daha ilerledik. Kendimize siper kazarak ilerliyoruz. Ölü Türkleri gece gömdük."
10 Mayıs 1915 Pazartesi - "Türk ateşi susmadı, 48 saattir uyuyamıyoruz. Hayatımda bundan daha kötü bir gece yaşamadım. Çok yorgunum. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor.Çamur yığını içinde ölü gibiyim. İyice çamura batmamak için ölülerin üzerinde oturuyorum. Yarımadada savaşın başından beri bizden ölenlerin sayısı 50 bini geçmiş. Gündüz 3 bin kadar Türk ölü gömdük."
31 Mayıs 1915 Pazartesi - "Türk gözlem istasyonunu havaya uçurduk, ancak sonuç berbat. Karşılıklı ateş hattımız şu ana kadar gördüğüm en tehlikeli derece yakınlaştı. Bazı yerlerde aramızda sadece 4 - 5 yard var. Ben genelde bombaları attığımız yerlerde duruyorum. Süngülerimizle siperlerdeki Türklere müdehale edebilecek yakınlıktayız. Türklerin konuşmalarını duyabiliyoruz. İki bomba atarak onları susturduk. Çok ağır yaralandılar ve korkunç bir sesle Allah diye bağırıyorlar. Kayıplarımız çok fazla."
3 yasınızdayken size özenle yemekler hazırladı. Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz.
4 yaşınızdayken elinize rengârenk kalemler tutuşturdu. Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz.
5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz.
6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü. Sokaklarda 'GITMIYCEEEEEEEM' diye ağlayarak teşekkür ettiniz.
7 yaşınızdayken size bir top hediye etti. Komşunun camini kırarak teşekkür ettiniz.
9 yaşınızdayken size dualar öğretti, siz her seferinde unutarak teşekkür ettiniz.
11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü 'Sen bizimle oturma' diyerek teşekkür ettiniz.
12 yaşınızdayken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi. O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz.
19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı, sizi arabayla kampusa götürdü ve eşyalarınızı taşıdı.
Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampus kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz.
21 yaşınızdayken iş hayati ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi. 'Ben senin gibi olmayacağım' diyerek teşekkür ettiniz.
22 yaşınızdayken kep giyme töreninizde size gururla sarıldı. Avrupa seyahati için para isteyerek teşekkür ettiniz.
25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı, sizin için hem mutlu oldu hem çok duygulandı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz.
30 yaşınızdayken bebek bakimi hakkında size akil vermek istedi. 'Artik bu ilkel yöntemleri bırak' diyerek teşekkür ettiniz.
40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğum gününü hatırlattı. 'Anne işim başımdan aşkın' diyerek teşekkür ettiniz.
50 yaşınızdayken o çok hastalandı, hafta sonunda onu görmeye gittiğinizde mutlu oldu. Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz.
Derken bir gün..... o öldü. O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa, o anda kalbinize bir yıldırım gibi duştu....
VE BİR HİKAYE:
'Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta çaldı. Uyku sersemi adam telefonu açtı. Telefondaki ses annesine aitti. Telaşlandı, korktu başlarına bir şey mi gelmişti? Annesi 'nasılsın oğlum iyi misin?' diye sordu. Oğlu şaşkın bir ifadeyle 'iyiyim anne hayırdır bir şey mi oldu siz iyi misiniz?' dedi. Annesi 'biz iyiyiz bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim' dedi. Oğlu da 'anne bunun için mi aradın saat sabahın üçbuçuğu yarında konuşabilirdik' diyince annesi de 'rahatsız mı ettim oğlum?' dedi.
Oğlu 'evet anne rahatsız ettin' diyince annesi
'30 sene önce sen de beni bu saate rahatsız etmiştin, doğum günün kutlu olsun'
EĞER HALA SİZİNLEYSE, ŞİMDİ ONU HER ZAMANKİNDEN DAHA COK SEVİN
Suriye'ye seyahete giden Türkler, Efendimizi konuk eden bu manastır'a uğramadan geçemiyor.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s) 12 yaşında amcası Ebu Talip ile birlikte katıldığı kervanla konuk olduğu Bahira Manastır'ı birçok ülkenin yanı sıra özellikle Türkiye'den gelen ziyaretçilerin akınına uğruyor.
Türkiye'nin bir çok yerinden gelen konuklar gerçekleştirdikleri Suriye seyahatinde Hz. Muhammed'in (s.a.s) çocuk yaşta şereflendirdiği bu tarihi mekana uğramadan geçemiyor.
Yüz yıllar geçmesine rağmen hala dimdik ayakta duran ve Efendimizin ziyaretiyle anlam kazanan manastırı ziyaret eden vatandaşlar Peygamber Efendimizin (s.a.s) konuk olduğu yerde adeta zamanda yolculuk yapıyor.
Suriye'ye çeşitli Tur operatörleri ile seyahat için gelen Türk vatandaşlar bir çok mekanı ziyaretin ardından Efendimizi konuk eden bu manastır'a uğramadan geçemiyor. İstanbul, Mersin, Konya, Gaziantep, Diyarbakır, Hatay gibi Türkiye'nin birçok ilinden gelen konuklar Rahip Bahira Manastırı'nı ziyaret ediyor. Aradan yaklaşık 1425 yıl geçmesine rağmen bu tarihi mekan ilk günkü ihtişamını koruyor. Ziyaretçiler ilk olarak Peygamber Efendimizin (s.a.s) kervanlarının çöktüğü yere 'Mebrak Ennaka' denilen mekana uğruyor. Burada Tur rehberleri bu hadise hakkında detaylı bilgi vererek Bahira'nın kervanı nasıl fark ettiği anlatılıyor. Ardından grup yaklaşık 200 metre ilerdeki manastıra giderek tarihi yapıyı ziyaret ediyor.
Mersin'den turla gelen ziyaretçilerden Ali Kavafoğlu, Şubat tatilini değerlendirmek için Suriye'ye geldiklerini ifade ederek özellikle Rahip Bahira Manastırını görmeden gidemediklerini söyledi. Peygamber Efendimizin (s.a.s) konuk olduğu mekanı kervanın çöktüğü yeri gördüklerini dile getiren Kavafoğlu, duygularını "Rahip Bahira'ın manastırını ziyaret ettik. Hala eski ihtişamı ile ayakta duruyor. Bu ziyaretten fazlasıyla memnun olduk." diye aktardı.
Buşra Tur Müdürü Said Aktürk de Türkiye'den özellikle Suriye'ye çok büyük bir ilgi olduğunu aktarıyor. Peygamber Efendimizin hayatının anlatıldığı tüm kitaplarda bu mekanın anlatıldığına dikkat çeken Aktürk, "Bahsi geçen Rahip Bahira Manastırını bir çok vatandaşımız gelip görmek istiyor. Çeşitli ülkelerden olduğu gibi ülkemizden de insanlar buralara gelip Efendimizin 12 yaşındayken geldiği bu mekandaki hatıraları yaşayıp bu mekanı görme fırsatı oluyor." şeklinde konuşuyor.
RAHİP BAHİRA VE PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.S)
Rahip Bahira Manastırı Suriye'nin başkenti Şam'a 120 kilometre uzaklıktaki tarihi Busra kentinde bulunuyor. Daha önceki dönemlerde Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden olan Busra, Büyük Constantinus zamanında 306-337 tarihlerinde piskoposluk merkezi haline getirilmiş. Kent daha sonra Antakya Patrikliğine bağlanarak, Arabistan Başpiskoposluğu'nun merkezi olmuş.
Tarihi Busra şehri, asıl anlam ve önemini ise Hz. Muhammed'in (s.a.s) bu beldeyi şereflendirmesiyle kazanmış. Öksüz ve yetim olan Peygamber Efendimizi, dedesi Abdulmuttalip vefat etmeden önce en güvendiği oğlu olan Ebu Talip'e teslim eder. Ebu Talip de Şam'a düzenlediği bir ziyaret sırasında Peygamber Efendimizi yanına alır.
Allah Resulü'nün (s.a.s) içinde bulunduğu kervan Şam'a 120 km mesafedeki Roma'nın önemli merkezlerinden biri Busra'ya kadar gelir.
Bursa manastırında asıl adı Cercis olan ve engin ilminden dolayı kendisine Buheyra veya Bahira denilen rahip, gelen kervanda bir peygamber olduğunu anlar. Manastırın yüz metre ilerisinde konaklayan kervana haber gönderir ve onları misafir etmek istediğini bildirir.
Yemekte Hz. Muhammed'in son peygamber olduğundan artık iyice emin olan Rahip Bahira, Ebu Talip'e "Bunu (Hz. Muhammed) Şam'a götürme. Yahudi âlimler bunun peygamber olacağını bilirler buna zarar verirler." diye uyarıda bulunur. Bunun üzerine de Ebu Talip, oracıkta kervandaki bütün mallarını satıp gerisin geriye Mekke'ye döner.
Bir rivayete göre de Rahip Bahira, Ebu Talip'e ziyarette bulunmak ve Allah Resulü'nün (s.a.s) son durumunu öğrenmek niyetiyle Mekke'ye gelir. Yahudiler ahir zaman peygamberi olarak Hz. Muhammed'den (s.a.s) şüphelenmekte ve onu takip etmektedirler.
Bahira aslında basit bir mezrada rahiplik yapan sıradan biri değildir. O dönemde Roma İmparatorluğu'nun iki önemli başpiskoposluk merkezi vardır. Biri İstanbul, diğeri Busra. Bahira da iki başpiskopostan biridir.
Yahudiler, son Peygamberi keşfettiklerin dolayı Mekke'de Bahira'yı öldürmek isterler. Amaçları olayı Abdulmuttalip oğullarının üzerine yıkıp Roma'nın öfkesini Haşimoğulları'na üzerine çekerek, Abdulmuttalip oğullarının ortadan kaldırılmasını sağlamaktır.
Yahudiler Ebu Talip'in hançerini çalarlar ve gece yarısı Bahira'ya yatağında uyurken yaralarlar. Öldüğünü sanarak kaçarlar. Bahira henüz ölmemiştir. Bahira, yaralanmasının ardından cinayet Ebu Talip ve hasseten Allah Resulü'nün (s.a.s) başına bela olmasın diye kimselere görünmeden gizlice Mekke'yi terk eder ve Bahira'dan bir daha haber alınamaz.
İncir ağacının dibinde yaşanan trajedi sizi çok etkileyecek !
34 yıllık vahşet ! 15 Ağustos 1974'te yaşanan vahşet ve Kıbrıs'ta bir incir ağacı...
Sevgül Uludağ yaşamını Kıbrıs'ın 45 yıldır kanayan yarası "Kayıplar"a adamış olan bir meslektaşımız. Bu trajedinin kurbanlarını konu alan "Kıbrıs: Anlatılmayan Öyküler" ve "İncisini Arayan İstiridyeler" adlı kitapları Avrupa'da geniş yankı uyandırdı, ödül aldı.
Daha önce de yazdık, 1981'de BM kararıyla kurulan "Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi" 1984'ten bu yana resmi rakamlara göre kayıp olan 502'si Türk, 1468'i Rum toplam 1970 Kıbrıslı'nın izlerini arıyor. Komite bu güne kadar 368 kayıbın kalıntılarına ulaştı, DNA testleri tamamlanıp kimlikleri belirlenen 57'sini ailelerine teslim etti. Önümüzdeki ay 6'sı Türk, 8'i de Rum 14 kayıp daha ailelerine verilecek. Sevgül Uludağ dün yazısında işte bu Türkler'den 3'ünün, Ahmet Cemal, Erdoğan Enver ve Ünal Adil'in öyküsünü anlattı. Biraz ayrıtılandırarak aktaralım:
Kıbrıs Barış Harekâtı'nın ikinci bölümünün yapıldığı günlerde, 15 Ağustos 1974'te Rum kesiminde kalan Limasol'da yaşamakta olan Ahmet Cemal bahçesindeki ağaçtan bir incir kopardı ve keyifle yedi. Sonra arkadaşlarıyla sohbet etmek için mahallesine yakın bir kahveye gitti. Orada bir masada Erdoğan Enver ve Adil Ünal'la sohbet ederken silahlı Rum milisler kahveyi basıp, üçünü de kaçırdılar.
Üç Türk sapa bir yere, Hacı Yorgo Alamanos manastırı yakınlarında, yalnızca denizden girilebilen bir mağaraya götürüldüler ve kurşuna dizildiler. Milisler cesetlerin bulunmaması için mağarayı dinamitle havaya uçurmaya çalıştılar.
Gel zaman git zaman... Dinamitin kayalarda açtığı delikten bir incir ağacı yükselmeye başladı. Ahmet Cemal'in çürüyen cesediyle birlikte toprağa karışan midesindeki incir artıklarından bir tohum yeşermiş, kayadaki delikten süzülen güneş ışığı sayesinde boy vermişti.
Bir Rum'un merakı Yine gel zaman git zaman... Hep o bölgeden denize giren "Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi"nin Rum üyesi Ksenofon Kallis bir gün çevresini seyrederken gözü o incir ağacına takıldı. Şaşırdı. Çünkü bölge makilikti ve ondan başka hiç ağaç yoktu. Üstelik "Andoliniga" türü olan incir ağacı çevrede de hiç yetişmiyordu.
Ksenefon Kallis ağacın sırrını çözmeye karar verdi. O tür incirin yetiştiği bölgeleri araştırdı, ardından bahçesinde o ağacın bulunabileceği evleri tespit etmek için onlarca kişiyle konuştu. Ve sonunda Ahmet Cemal'in evine ulaştı. Ahmet Cemal ile mağaradaki incir ağacı arasında bir bağ bulunabileceği sonucuna vardı. "Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi"ni incir ağacının altını kazmaya ikna etti. Kazdılar. Sonuç: Ağacın kökleri üç Türk'ün kalıntılarını saklıyordu!
Kazıların yapılabilmesi için zorunlu olarak incir ağacı kesildi. Sevgül Uludağ, "Ağaç işlevini yerine getirmişti" diyor. Yani katledilen 3 Türk'ün 34 yıl sonra huzura kavuşmalarını sağlamıştı.
Kurban Bayramında ekonomik gücü olmamasına rağmen ahdetti Kurban satın aldı! İhlasla yapılan bu ibadet bakın nasıl karşılık gördü! Kestiği kurbanlığın dişleri altın çıktı!
Osmaniye'de, bir emeklinin bayramda kestiği kurbanın dişleri altın kaplama çıktı. Aile, koyunun dişlerinin altın kaplama olduğunu kelleyi pişirirken fark etti!!
Kestiği kurbanın dişleri altın kaplama çıktı
Cumhuriyet Mahallesi 17. Sokak'ta ikamet eden Mustafa Güler (45) adlı emekli, Kurban Bayramı öncesi kurban kesmeye niyet ederek, kasaptan bir kurbanlık ayırttırdı.
KURBAN ALMAYA DURUMU YOKTU Arife günü trafik kazası geçirerek ölümden dönen Güler'i yakınları, kaza nedeniyle maddi kaybının çok olduğunu ve kendisine kurban düşmeyeceğini söyleyerek, kurban kesmekten caydırmaya çalıştı. Fakat kurbanı kesmeye niyet ettiğini belirten Güler, ne olursa olsun ayırttırdığı kurbanlığı alacağını ve keseceğini söyleyerek, kasaptan kurbanlığını aldı.
KELLESİNİ YEMESİNİ TAVSİYE ETTİLER Kurban Bayramı'nda kurbanını kesen Güler'e, yine yakınları koyun kellesinin yaralara iyi geleceğini söyleyip, özellikle koyunun kellesini yemesini tavsiye etti. Bunun üzerine kurbanlık koyunun kellesini yüzdüren Güler, eşi Gülay'a (36) kelleyi pişirmesini söyledi. Kelleyi temizledikten sonra tencereye koyan Gülay Güler, bir süre sonra tencerede bir şeylerin parladığını fark etti.
KELLEYİ AYIKLADI, BİR DE GÖRDÜ Kİ Eşinin durumu bildirmesi üzerine Mustafa Güler, kelleyi ayıklayarak koyunun çene kemiklerini çıkardı. Çene kemiklerinin üzerindeki dişleri inceleyen Güler, bunların altınla kaplı olduğunu fark etti. Dişleri altın işiyle uğraşan tanıdıklarına da gösteren Güler, onlardan da dişlerin kesinlikle altın kaplama olduğu yanıtını aldı. Olay karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Güler, "Bunun ilahi bir mucize olduğuna inanıyorum. Çünkü ben o sıkıntımda bu kurbanı kesmeye karar verdim. Herhalde Allah'ın bir lütfü" dedi.
DUYANLAR EVE AKIN EDİYOR Güler, bu durumun en iyi açıklamasını bilimsel olarak bilim adamlarının yapabileceğini, gerektiğinde bu konuyla ilgili kendisiyle irtibat kurulabileceğini söyledi. Ailenin tanıdıkları ve olayı duyup merak eden Osmaniyeliler, altın kaplama dişleri görmek için Güler'in evine akın ediyor.
Bir Osmanlı zabiti şiddetli bir savaş esnasında vurulmuş, ağır yaralanmış, kanlar içinde yere serilmiştir. Yanında birkaç askeri vardır, yaralarından kanlar fışkırmakta, son anlarını yaşamaktadır. Birden:
Beni ayağa kaldırınız, der.
Askerler şehidlikle şereflenmiş sevgili kumandanlarının bu son arzusunu yerine getirirler, mecalsiz vücudunun kollarına girerler ve ayağa kaldırırlar.
Mübarek şehid, kısık bir sesle Kelime-i Şehadet getirir ve sonra:
- Zahmet buyurdunuz Ya Resulullah! diyerek son nefesini verir. (1)
Mukabele Edilmezse, Zalimin Hasmı Bizzat Hz.Allah'tır! Erzurum'un büyük velîsi İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerini çocukken İsmâil Fakîrullah (k.s.) hazretlerine teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakîrullah hazretlerinin yanında geçiren İbrahim Hakkı hazretleri, bir gün eline aldığı bir testiyle çeşmeye gider, doldururken oraya gelen bir atlı:
-Çekil bakayım önümden be çocuk! diye İbrahim Hakkı hazretlerini azarlayarak atını çeşmeye sürer. O da testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. Testisini bırakıp kendisini kurtarmak zorunda kalır İbrahim Hakkı hazretleri... Bu esnada at da üzerine basıp testiyi kırar. Ağlayarak hocasının huzuruna gelir ve:
-Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı! der. Hocası sorar:
-Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?
-Hayır, der, hiçbir şey söylemedim.
-Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle, der.
İbrahim Hakkı hazretleri gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da:
-Benim testimi niye kırdın zâlim adam?! diyemez.
Dönüp geldiğinde hocası Fakîrullah hazretleri sorar:
-Ona bir şeyler söyleyebildin mi?
-Söyleyemedim efendim; niyetlendim, lâkin bir türlü dilimi çevirip de ağır bir söz sarf edemedim! Hocası bağırır:
-Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, mukabele et! Yoksa sonu felâket!..
İbrahim Hakkı hazretleri bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran adamı, kendi atı, attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır! Koşarak gelip, hocası İsmâil Fakîrullah hazretlerine bu vahim vaziyeti anlatır. Hocası bu hâle üzülür:
-Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu! der. Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söyleyince, büyük velî şöyle îzah eder: 'O atlı adam, İbrahim Hakkı'ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zâlimi Allâh'a havâle etti. Allâh Teâlâ'nın da gayretine dokunup zâlimi cezâlandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim, büsbütün mazlum oldu. Bense ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!' (2)
Kaynaklar: 1) Olağanüstü Haller, Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete, 29 Mayıs, 2005 2) Fazilet Takvimi, 2001, Nisan
İmam Şafiî Muhammed b. İdris Hazretleri anlatıyor:
Eski zamanda pek şişman bir kral varmış. Şişko kral zeki hekimlerden birinden kendisini zayıflatacak ilaçlar talep etmiş. Doktor onu görünce şöyle demiş: - Allah seni ıslah etsin! Ben ilerisini gören bir doktorum. Sana bakınca anladım ki, senin ancak bir aylık ömrün kalmış! İlacın sana bir faydası olmaz ki! Bunun üzerine kral, söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için hekimi hapsettirir. Kral da bu süre içinde halktan gizlenir. Fakat içini öyle bir üzüntü sarar ki, bir ay içinde iyiden iyiye zayıflar. Bir aylık zaman geçince kral sağ salim ortaya çıkar ve hapisteki hekimi de yanına çağırır. Der ki: - Yalanın ortaya çıktı. İşte ben ölmedim. Bu yalanın sebebiyle seni fena halde cezalandıracağım. Hekim ise telaşlanmadan cevap verir: - Allah kralı ıslah etsin! Ben geleceği bilmede Allah'ın en düşük kuluyum. Fakat ben anladım ki, senin şişmanlığını gidermenin tek ilacı, ancak keder ve üzüntüdür. İşte bu sebepten dolayı, sana söylediğimi söyledim! Bunun üzerine kral onu serbest bırakır ve kendisine iyiliklerde bulunur.' İmam Şafiî bu hikayeyi şu maksatla anlatmış: 'Fazla dert ve tasa, bedeni zayıflatan ve solduran şeylerdendir.' (Tabii ki sıkıntıdan fazla yeme durumu hariç) Yine o şöyle derdi: 'Sana dininden bilgi verecek bir alimin ve beden durumundan bilgi verecek bir doktorun bulunmadığı bir memlekette oturma.'