Bu yazıyı yazarken bir takım eleştirilerin geleceğini tahmin ederek yazıyorum.
Ümidim, okuyanların yazıyı bütünlüğü içerisinde, bağlamından koparmadan ve herkes için genel geçer olmayacak referansları merkeze almadan değerlendirmeleridir.
Dershaneler kan kaybediyor. Özellikle de ÖSS dershaneciliği.
Tabii bunun altında birçok neden var. Olayı sadece öğrenci bulup bulamamalarına bağlamıyorum. Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, öğretmen ve eğitim cephesinden de bir kısım sıkıntıların yaşandığı aşikâr.
Geçmiş yazılarda ortaöğretim düzeyinde öğrenci sayısının çok fazla değişmemesi ve üniversitelerdeki kontenjan artışıyla birlikte sınava girecek olan mezun öğrenci sayısındaki azalma nedeniyle dershaneciliğin bir takım sıkıntılara gireceğini dile getirmiştim.
Tabii plansız bir şekilde gerekli gereksiz dershane açılmasını da dile getirmek lazım bu noktada. Yanlış hatırlamıyorsam 4 binin üzerinde dershane var Türkiye'de. Her sene yüzlercesi kapanıyor, ama yerine yine yüzlerce dershane açılıyor.
Bu sektörün ileride ya biçim değiştirmesi ya da eğitimin faklı kanallarında hizmet vermesi gerekecek. Mali külfeti dershaneye göre çok fazla olsa da sektörün özel okul ya da özel üniversite (vakıf üniversiteleri zaten kurulabiliyor) kurmaya yönlendirilmesinin bir çıkış olduğu söylenebilir. Tabii bu noktada hükümetin de destek vermesi şart.
Sınav olduğu müddetçe dershane sektörü olacaktır, ama özellikle ÖSS dershaneciliğini esas alırsak bir daralma olacağı realitesi karşımıza çıkıyor.
Aslında burada bahsetmek istediğim konu dershaneciliğin geleceğinin yanı sıra bu sektörde yaşanan rekabetin hem öğretmenlere hem öğrencilere hem de ailelere yaşattığı olumsuzluklar.
Akşam saat 8-9'lara kadar dershanelerde eğitim var. Çünkü rekabet sizi buna zorluyor. Siz yapmasanız diğer dershaneler yaptığı için siz kaybediyorsunuz.
Bir açıdan şöyle değerlendirilebilir: Kötü bir şey mi? Gençler eğitim ortamı içerisinde ders görerek zamanlarını değerlendiriyorlar.
Doğrudur; ama olayın sadece bir cephesini göstermektedir bu açıklama. Diğer cephesinde akşam 8-9'lara kadar dershanede kalan, tabiri caizse masraf az olsun, daha fazla istifade edeyim mantığı içinde suyu çıkarılan öğretmenler var.
Bir anne; aynı zamanda dershanelerde öğretmen olan bir anne düşünün. Bu rekabet içerisinde bu annenin çocuğuna ne kadar annelik yapabileceğini söyleyebiliriz. Aynı şey baba için geçerli değil midir? Tabii ki geçerlidir.
Çocuklarımızı ya kreşlere ya bakıcılara ya da anneanne ve babaannelere teslim ediyoruz. Anne kokusunu almadan büyüyen bir nesil çıkıyor karşımıza.
Batının yaşadığı olayları ve orada yetişen neslin durumunu neyle açıklayabiliriz? Etik değerlerden uzak, uyuşturucu batağında, çarpık ilişkilerin ağında bir nesil. Tek sebep tabii ki bu değil, ama sebeplerden en önde sayabileceklerimizden birisi.
Olayın en önemli ayağı kapitalizmin acımasız rekabet şartlarıdır. Ahlakı olmayan bir yarışın enstrümanları olmuştur öğrenciler, öğretmenler ve ebeveynler.
Dershanecilikten, öğretmenlikten girdik; cümleler bizi buraya kadar getirdi. Dershaneciliğin dışında farklı sektörlerde de benzer şartların yaşandığı bir başka gerçek.
Öze dönecek olursak; dershanecik sektörünün gelecekte ne olacağının ötesinde, öğretmenlerin çalışma şartlarında ve öğretmenlerin özlük haklarında bir takım düzenlemelerin ve denetlemelerin yapılması şart.
Yetkim olsaydı, ilk adım olarak akşam belli bir saatten sonra bütün dershaneleri eğitimden menederdim. Ruhen sağlıklı öğretmenler, öğrenciler ve anne babalar için bence ilk yapılacak şeylerden biri bu.
Çok mu uçuk sizce? Daha bazı ütopyaları, o ütopyalardaki çalışma saatlerini ve bundaki maslahatları anlatmadım!
"Aile" bir grup ya da örgüt, "evlilik" ise karşı cinsten iki kişinin birlikte yaşamak, yaşantıları paylaşmak, çocuk yapmak ve yetiştirmek gibi amaçlarla yaptıkları bir "sözleşme" dir. Evlilik kurumsallaşmış bir yol, bir ilişkiler sistemi, kadınla erkeği "karı-koca" olarak birbirine bağlayan, doğacak çocuklara belli bir statü sağlayan ve toplumsal yönden üzerinde "devletin" kontrol, hak ve yetki iddiası bulunan yasal bir ilişki biçimidir.
Evlilik yaşamının iki kişinin biyolojik, sosyal ve psikolojik gereksinim ve güdülerini doyurmayı amaçladığı gözlenmektedir. Farklı cinsten kadın ve erkek beraberliğinin temelinde bu gereksinimlerin karşılanması ve doyurulması yatmaktadır.
Evliliğin temel işlevleri arasında, "Biyolojik" bir gereksinim olarak "cinsel güdüyü doyurmak", evliliğin en önemli işlevlerinden birisidir. Cinsel doyum evliliğin temel koşuludur. Eşler cinsel ilişkinin kendilerine verdiği bir olanak olarak da, "çocuk yapmak, yetiştirmek ve kendi nesillerini üretmek" gereksinimini de karşılayabilmektedirler.
Evlilikte eşler, "sosyal" gereksinim olarak, birlikte güven içinde olma, korunma, dayanışma içinde olduklarını hissetme, geleceğe güvenle bakabilme, toplumda bir yer edinebilme, birbirlerinden onur ve kıvanç duyabilme gibi "bireylerin destek, korunma ve yaşam gereksinimlerini de doyurma" olanağı bulurlar. Yalnız olmadıklarını bilmek, yaşama dört elle sarılabilmek, "ortak amaca yönlenmek" gibi gereksinimler de evlilikte doyurulan sosyal gereksinimlerdir.
Evlilikte birçok "psikolojik" gereksinimler de doyurulmaktadır. Kadının ve erkeğin her ikisi de sevilmek, beğenilmek isterler. İnsan için en önemli gereksinimlerden biri olan "sevgi" özellikle evlilik ilişkileri içinde doyuma ulaşmakta, taraflar kendilerini eşlerine adamakta, acı ve tatlı yaşamlarını paylaşabilmekte ve birlikte olma hazzı duymaktadırlar. Eşler birbirlerini "koşulsuz" sevebildiği oranda bu gereksinimler doyuma ulaşmaktadır.
Evlilikte her iki taraf içinde temel kural "vermek" tir. Evlilikte birey kendisinden daha çok karşı tarafı düşünür, eşini "empatik bir anlayış" içinde anlamaya çalışır, yaşantılarını "paylaşır". Gereksinimlerin önem sırası kişiden kişiye değişir ve bireysel bir nitelik taşır. Ancak kadın ve erkek karşılıklı olarak birbirlerinin bütün gereksinimlerini karşılama ve paylaşma çabası içinde olurlarsa evlilikte denge sağlama ve uyumlu bir yaşamı gerçekleştirme olasılığı artmaktadır.
II. EVLİLİKTE ÇATIŞMALARA YOLAÇAN SEBEPLER
A. AİLE İÇİ ÇATIŞMALARDA BİLİNÇ DIŞI YANSITMALAR
Evlilikte iki farklı kültür ve iki ayrı aile öyküsüyle bir araya gelen bireyler birbirleriyle uyumlu ve sorunsuz bir yaşam için uzlaşma ortamları oluştururlar. Bu uzlaşma ortamlarının oluşturulamadığı durumlarda aile içinde çatışmalar meydana gelmektedir.
Aile içi çatışmalara sebep olan etkenler:
Aile - içi ilişki ve etkileşimde aile üyelerinin birbirlerine uyguladıkları bilinç dışı yansıtmalar çeşitli karşılıklı çatışmalara yol açar. Bu yansıtmalarda ailede karşılıklı rol ilişkileri sağlıksız bir biçime bürünmüşlerdir. 1- Başkasının yerine koyma: Eşlerden birinin diğer eşi, kendisinin ruhsal çatışmaları olan bir başka kişi yerine koymasıdır. Böyle bir yansıtmada kişi genellikle geçmişteki ve çocukluk dönemindeki çatışmalarını, geçmişte çözümlenmeden kalmış ruhsal sorunlarını, şimdi o role uygun gördüğü eşi üzerinde, yeniden yaşayarak yeni çatışmalara yol açar. Bir zamanlar annesiyle olan çatışmalarını şimdi karısıyla sürdüren bir koca, ya da babasıyla olan çatışmalı duygusal ilişkilerini kocası üzerinde yeniden yaşayan kadın buna örnek verilebilir. Annesiyle olan otorite çatışmasını karısıyla yaşayabileceği gibi, annesine bağımlılığını karısında yaşamak, ya da küçükken kardeşiyle yaşadığı yarışma duygularını erişkin yaşamında eşiyle yaşamak da buna örnek gösterilebilir. 2- Ayna Rolü: Ailenin bir veya birkaç üyesinin aynen kendileri gibi, kendilerinin bir aynası olmasını istemeleri. Burada, ailedeki egemen kişi veya kişiler ötekileri buna zorlarlar, en ufak aykırılıklara izin vermez ve giderek büyük çatışmalara yol açarlar. 3-İdeal-ben Rolü: Kişinin kendisinin olmak isteyip de olamadığı şeyi ailede bir başkasında görmek isteğidir. Yani kendisi için ideal olmuş ama bir türlü gerçekleştirememiş olduğu bir duruma, aileden bir başkasının ulaşmasıyla, kendisi de onun üzerinden doyuma ulaşacaktır. Örneğin, kendi istediği yüksek eğitimi yapamamış veya arzu ettiği mesleği seçememiş olan bir ebeveynin, kendi ideallerini gerçekleştirmek için çocuğuna yapmış olduğu eğitim baskısı. 4-Negatif-ben Rolü: Kişi, kendi negatif yanını, yani beğenmediği veya kabullenemediği bir yönünü onun üstünden alması için eşine gereksinim duymaktadır. Bu iki şekilde olmaktadır: a- Günah keçisi rolü: Kişi kendisinde var olan, ama varlığını kabul etmediği bütün kötü niteliklerini eşinin üzerine atarak onun suçlanmasını sağlar. b- Zayıf yönün üstlenilmesi rolü: Kişi kendisinde var olan zayıf yönleri eşinin üzerinden gösterip kendini güçlü hissedebileceği bir duruma sokar.
5-Yoldaş rolü: Kişi kendi düşünce, etkinlik veya savaşımlarında eşiyle aynı paralelde olmayı ve onun yoldaşlığını ister ve onu zorlar. Kendisine eşlik edecek bir eş seçer ve ona bu rolü yükler.
B. AİLE İÇİ UYUMSUZLUĞA SEBEP OLAN TEMEL FAKTÖRLER.
1- Kadın, erkek birlikteliğinden kaynaklanan "Psiko-Sosyal" sorunlar: Gelenek, görenek, dinsel inançlar, ahlak yaptırımları, sosyal değerler v.b. gibi çok boyutlu süreçler etkileşiminden doğan sorunlar.
2- Birlikte yaşamı sürdürmeye yönelik, "Sosyo-Ekonomik" sorunlar: Araştırmalardan çıkan genel bir sonuç olarak, "alt" sosyo-ekonomik kesimdeki ailelerde, çatışma ve uyumsuzluk nedeni, daha çok maddi gereksinimler ve saldırganlık olarak, "orta" ve "üst" sosyo-ekonomik kesimde ise duygusal etkileşim ve psikolojik faktörler olarak gösterilmektedir. Ayrıca, her iki faktörün önemli olduğu evlilik çatışmaları da sayıca kalabalık bir grubu oluşturmaktadır. Erkeğin ailede çalışan tek kişi olduğu durumlarda, kumar, içki ya da tembellik gibi durumlar, ailenin maddi olanağını sağlayamadığı şikayeti, çoğu zaman altta yatan ve gizli kalmış duygusal sorunları da beraberinde taşımaktadır.
3- Ana- Baba ve Çocuklarla, Ana - Baba'nın yakınlarıyla ilgili sorunlar: Buna "Üç kuşak" birlikteliğinden doğan sorunlar da diyebiliriz. Özellikle bizim toplumumuzda, geleneksel aile ilişkilerinde bu "üç kuşak" çatışmasından doğan sorunlar zaman zaman evliliğin sarsılmasına ve bozulmasına neden olabilmektedir. Örneğin kayınvalide-gelin ilişkilerinde meydanda gelen çatışmalar.
4- Karı- koca'nın cinsel sorunları: Eşler arasındaki çatışma kaynaklarından önemli olan biri de, cinsel ilişkinin paylaşılması ve doyum sağlanmasıdır. Eşlerin cinsel ilişkiden hoşlanabilmeleri ve doyum sağlayabilmeleri için birbirlerini karşılıklı olarak "uyarabilmeleri" ve cinsel duyguları "paylaşmaları" gerekir. Eşlerin cinsel ilişkinin tadını çıkaramama nedenlerinin temelinde, birbirlerine karşı çekingen davranmaları ve cinsel ilişkinin kimin tarafından kontrol edileceği sorunu yatmaktadır. Eşler arasındaki bütün cinsel anlaşmazlıklar çeşitli şekillerde gelişebilir. Örneğin, bir koca yalnızca kendi canı istediği zaman karısına yaklaşabilir ve onunla sevişmek isteyebilir. Kadın ise bu tür ilişkinin, kendisini ikincil bir konuma ittiğini belirterek kocasının isteklerine karşı çıkabilir. Karı ve kocanın isteklerini, birbirlerine açıkça ifade edebildikleri durumlarda çatışmaların çözümü nispeten kolay olmaktadır. Ancak, cinsel ilişkiye öncülük etme konusunda, farklı alt kültürlerde, toplumsal değerler ve cinsiyet rolleri arasında da önemli farklar bulunmaktadır. İlişki biçimlerinden birinde ya da birkaçında çatışmaları olan karı-koca arasında, cinsel sorunların da ortaya çıkması kaçınılmazdır. Çünkü insanda, özellikle kadınlarda cinsel yaşam, ruhsal olaylarla çok sıkı ilişki içindedir. İnsanda cinsel işlevlerin hepsi, "ruhsal-cinsel" işlevlerdir. Böyle olduğu için de karı-koca arasındaki cinsel sorunlar, diğer sorunlardan soyutlanamayan ve çoğu güncel evlilik sorunlarından kaynaklanan özel bir iletişim biçimidir.
C. EŞLER ARASINDA İLİŞKİYİ BOZAN VE ÇATIŞMAYA YOL AÇAN KONULARA İSTATİSTİKİ BAKIŞ
Yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlara göre evli kadınların sürekli sorun olarak yakındıkları ve karı-koca ilişkilerini bozan, insan insana ilişkide çatışmalara yol açan konular şunlardır: 1- Evli kadınlar, kişi olarak kendi varlıklarını ortaya koyamadıklarından, öncelikle insan olarak kendilerine kocalarının yeterince değer vermediklerinden yakınmaktadırlar. Kocaları tarafından kişiliklerine değer verilmediğini ileri süren ve bunu sürekli ciddi sorun olarak görenlerin oranı, araştırmaya alınan 300 evli kadın arasında %86'dır. 2- Karı-koca arasında iletişim yetersizliğinden kaynaklanan bazı sorunların çözüme ulaşmadan devam ettiğini, bu yüzden sık sık tartıştıklarını, buna rağmen esas sorunlarının ne olduğunu bir türlü ortaya koyamadıklarını ileri sürenlerin oranı%96'dır. 3- Sağlıklı bir iletişim kuramadıkları için, karı-koca birlikte ortak bir amaca ulaşma yerine, birbirlerine zıt davranıyorlar. Bu yüzden de ortak bir amaç uğrunda birlik ve beraberlik kuramazlar. Bu sorundan yakınanların oranı %90'dır. 4- Eşlerin ana babaları ve yakın akrabaları, karı kocanın evlilik ilişkilerini olumsuz yönde etkilemektedir. Ana-babalar, karı-kocanın evlerini idare etmelerine karışıyorlar, müdahale ediyorlar. Eşler istemediği halde öğüt veriyorlar. Bundan yakınanların oranı %56'dır. 5- Karı-koca evde kimin ne yapacağı konusunda anlaşamıyorlar. Bu anlaşmazlık giderek ilişkilerin soruna dönüşmesine sebep oluyor. Bundan yakınanların oranı %93'tür. 6- Eşlerden biri ya da her ikisi, topluluk içinde birbirlerine karşı gösterdikleri ilgisizlikten ve kırıcı davranışlardan yakınıyorlar. Evde, eşlerden birinin diğerine söylediği bir sözü, ya da yönelttiği bir eleştiriyi hoşgörü ile karşıladıkları halde, başkalarının yanında söylenen aynı söz, aynı eleştiri yaralayıcı oluyor, kırılıyorlar. Bunu ciddi sorun olarak ileri sürenlerin oranı %96'dır. 7- Dışarıda çalışmayan, bütün gününü ev içinde geçiren evli kadınlar, kocalarının akşam eve gelince bütün gün evde neler olup bittiğini sormadıklarından ve kendileriyle ilgilenmediklerinden yakınmaktadırlar. Bunu ciddi sorun görenlerin oranı %86'dır. 8- Evinde çalışan kadın, kocasının dışarıda günü nasıl geçirdiğini merak etmektedir. Fakat kocasının dışarıda geçirdiklerini kendisiyle paylaşmadığından yakınmaktadır. Bunu sorun görenlerin oranı da % 96'dır.
Dünyaya "Merhaba!" diyen her bebek aslında anne babaya kendilerini yeniden keşfetmeleri için sunulmuş İlâhî bir fırsattır. Melekleri andıran masumiyetleri, cennet misal kokuları ile Kâinat Sultanının bilinmeyen, görünmeyen âlemlerdeki rahmet hazinelerinden takdim edilmişlerdir. Yine İlâhî hediyeler olan annenin şefkat, babanınsa himaye, merhamet duyguları ile hemen sarıp sarmalanırlar ve gönüllerinin başköşesine tahtlarını bir anda kuruverirler. Anne ve baba, bu İlâhî emanetle hayatlarını yeniden bir gözden geçirirler. Hayatın manası, dünyada bulunuş maksadı, zaman zaman eleştirdikleri kendi anne babalarının aslında ne kadar haklı oldukları gibi perde altında kalan pek çok hakikat, aileye bebeğin gelmesiyle keşfedilmeye başlar.
Yeni bir ülkeye doğru yelken açarken Bu tablo Batı ülkelerinde yeni bir trendin ortaya çıkmasına bile neden olmuş. "Doğal ebeveynlik" olarak tanımlanan bu yeni akım anne babalığın keyif verici bir görev alanı olarak yeniden tanımlanmasını, keşfedilmesini gündeme getirmekte. Dr. William Sears bu konuda şunları söylüyor: "Ebeveynlik daha önce hiç gitmediğimiz bir ülkeye yolculuk gibi. Ülke hakkında rehber kitaplar okur, daha önce oraya gidenlerden bilgi alırız. Ancak o ülkeye vardığımızda oranın rehber kitaplarda olduğundan çok daha farklı olduğunu, bazen harika vakit geçirip, bazense hemen geri dönmek istediğimizi fark ederiz. Ancak nasıl yolculukta o ülkede kaldıkça, çevreyi keşfettikçe kendimizi rahat ve daha iyi hissediyorsak, ebeveynlikte de bir anlamda bebeğimizi tanıyıp, onun sözsüz verdiği ipuçlarını anlayıp cevap verdikçe hem kendimiz, hem de bebeğimiz hakkında öğrendiğimiz bunca şeyle yepyeni bir dünyaya kapı açarız." (Hürriyet, 13 Aralık 2008)
Her bebek yeni bir dünyanın keşfidir Evet, her bebek annesi ve babasına kendini yeniden tanımlamaları için sunulan İlâhî bir fırsattır. Bu fırsatı "emanet" şuuruyla muhafaza edip, onu hayat okulundaki imtihanları başarıyla verebilecek bilgilerle donatabilmek de anne babanın sınavıdır. Bu önemli eğitim vazifesinde anne babalara yardımcı "dört muallim" vardır:* Kur'ân-ı Kerim'in, Peygamber Efendimizin (asm) nasihatleri, fıtratımıza yerleştirilen vicdanla ziynetlendirilmiş şefkat ve merhamet duyguları kâinat kitabını doğru okuyabilmek, hayat okulunda başarılı olmak için yeterlidir. Bu anne babalar olarak fıtratımıza ağır gelmeyen, yaratılış özelliklerimize uygun bir eğitim sistemidir. Hz. Âdem'den (as) beri tüm inançlı anne babalar bu metodu (semavî emirler, peygamberler, varlık âlemi, vicdan) başarıyla uygulamışlardır. Ve bu önemli vazifede peygamber de olsalar, Yaratıcıdan her zaman yardım istemişlerdir. Günümüzün aile ve evlât imtihanından muzdarip insanına misal teşkil etmesi açısından Hz. İbrahim'in (as) yaptığı şu dua ne kadar da güzeldir: "Ya Rabbi, beni ve benim neslimden olanları namazda devamlı kıl. Ey Rabbimiz, duamı kabul buyur!" (İbrahim Suresi: 40.)
Not: Rabbimizi bize tarif eden muallimler Bediüzzaman Hazretlerinin 19. Söz isimli eserinde çok orijinal bir şekilde anlatılır. Mesnevi-i Nuriye isimli eserinde ise bizi Rabbimizi tanıtan dördüncü bir muallimden bahsedilir ki, o da Bediüzzaman Hazretlerinin "fıtrat-ı zişuur" olarak tanımladığı vicdandır.
Bizim Aile radyo programı, her Pazartesi ve Cuma saat 12:00-13:00 arası 104.4 Bizim Radyo'da. Programı sitemizden canlı olarak dinleyebilirsiniz. Detaylı bilgi için tıklayın.
Hani derler ya, içim, iç âlemlerim, iç dünyalarım... İçim sıkıldı, içim karanlık... Neyse işte! Biyolojik olarak düşününce; etten, kandan, kemikten, sinirden mürekkep bir fabrika düzeninde işleyen iç âlemlerimiz, sanki duygusal işleyişimizden ayrı, bambaşka bir dünya gibi görünür. Bugün biliniyor ki, duygular bu âlemlere tesir ediyor, hormonların milyarda birlik ölçülerini dalgalandırıp bozuyor, manevî rahatsızlıkların yanında maddî hastalıklara da yol açıyor. Demek ki, iç âlemlerimizi düzenleyen duygularımız çok çok önemli. Duyguları düzene sokan, en önemli anahtar da inanç, inancın getirdiği teslimiyet ve teslimiyetten doğan eşsiz, harika dualardır. Düşün ki, sen dalgaları dağlar boyu yükselen bir manevî denize düşmüşsün ve orada nasıl yüzeceğini bilmiyorsun. Alabora olmuş bir vaziyette alt üst olup dururken, kendini birden emniyetli bir geminin içinde bulsan; bütün çalkalanış ve çırpınışların son bulup, hem ruhen, hem bedenen dinlenmiş bir vaziyette, şöyle rahat bir koltuğa sere serpe otursan; sonra başını kaldırıp, manasını nurdan kelimelerle yüreğine serpmeye başlayan yıldızları seyretmeye dursan; önünde inanılmaz manzaralar ve âlemler açılsa; yıldızların fısıltıları yanında, ağaçların, otların, rüzgârla harmanlanan seslerini dinlesen; bülbüllerin şakıyışlarını, güllerin kokuları içinde buket buket kucaklasan; gece böceklerinin zikir sesleriyle âlemin daha bir şenlenip mana dolsa; nice yorgunluklardan sonra bu sana şifa gibi gelmez mi? Bu şifa, dua ve teslimiyet eliyle sana geliyor. Kaderimizi bir çizen var. Bizler de dua eder, isteriz, kendimize göre hayatımızda başka yollar çizilsin isteriz, ama her şey Yaratanın isteklerine göre tecelli eder. Bizler bir çocuk gibi, neticesini bilmeden, sonuçlarını göremeden hep ister, isteriz. Ama o, hikmeti doğrultusunda bazen verir, bazen vermez. "Niye?" Bu, merhametlilerin en merhametlisi Rabbimizin o eşsiz merhametindendir. Sen bir anne olarak nasıl yavrunu bile bile ateşe atmaz, onun neticesini göremediği birçok isteklerine karşı çıkarsan; Rabbin de o eşsiz merhametiyle, sana hayır vermeyecek birçok istediklerini vermiyor. Ama duanı kabul etmiyor anlamına gelmez bu! Zira sen, dua ettiğin sürece Rabbinle berabersin. Onunla beraberlik az bir şey mi? Bu, inancın işaretidir. İnanç ise, dünya ve ahirette en muhtaç olduğumuz bir manevî erdemdir. İnanmasan, Onun kapısına gider misin? Ama istediğini vermemiş. Olsun! Bakalım o senin istediğin, senin hakkında hayırlı mıdır? Sen bilmezsin, ama Rabbin bilir. Sen göremezsin, ama Rabbin görür. Bile bile, göre göre, seni uçurumlara atması, Onun sonsuz, eşsiz merhametine sığar mı? Küçücük bir çocuk ille de ister, ''Şu makası ver bana'' diye, ama annesi başına gelebilecek zararları hissedip, o makası vermez. Çocuk ille ister, yatar, yuvarlanır, feryatlar eder. Bütün hünerlerini gösterir, ama annesi yine vermez. Şayet verse, o da dikkatsizlik edip gözünü çıkarsa veya üzerine düşüp kendisine bir zarar verse ne olacak? İleride büyüyüp aklı erer duruma gelince, eksik veya sakat yerini görüp, annesini sorguya çekmez mi? Ağlayıp feryat etmez mi, "Neden verdin o makası? Ne edersem edeydim de vermeseydin ya!" diye Görüyor musun, hem illâ istiyor, hem de verdi diye sorguluyor. Biz de Rabbimizin karşısında, o çocuk gibi ne istediğini bilmeden, illâ da ister vaziyetlerdeyiz. İsteriz, ama hükmüne de razı olmamız gerekir. O öylesine merhametli ki, bizim hayatımıza sadece dünya yönüyle değil, ebed cihetiyle de nazar ediyor. Belki bizim bazı istediklerimiz, ebedimizi zayi edecek şeyler. O biliyor ve vermiyor. Ama kulunu asla terk etmiyor. Bazıları istedikleri verilmedi diye, Rabbine iftira eder duruma girip, "O beni sevmiyor, duymuyor, görmüyor, hiç bir istediğimi vermiyor" diye sızlanıyor. Sana, ona diz çöküp de dua edecek bir iman vermiş ya, bu az bir şey mi? Belki de en önemlisi bu. Çünkü iman olmasa, ne dünya ne ahiret saadeti mümkün değil. Madem iman var, neden Rabbimizi gücendirecek kelimeler kullanıyoruz? Onu seviyorsak eğer, neden güvenmiyoruz? Bizim bu kelimelerimize rağmen, O öylesine merhametli ki, bizi en ağır tarzda cezalandırması gerekiyorken, sevgi, ilgi ve alâkasını asla kesmiyor. Nimetlerini eksiltmiyor. Kusur ve hatalarımızı anlayıp tövbe etmemizi bekliyor. Eeee, daha ne duruyorsun? http://www.bizimaile.com/?page=article_view&article_id=702
Bu yılbaşı şükür ağacı geleneği sizde de başlasın !
Çocuğunu, reklam-televizyon-medya kıskancında empoze edilmeye çalışılan tüm yanlış koşullandırmalara rağmen, belli dini hassasiyetlerle yetiştirmeye çalışan her...
Çocuğunu, reklam-televizyon-medya kıskancında empoze edilmeye çalışılan tüm yanlış koşullandırmalara rağmen, belli dini hassasiyetlerle yetiştirmeye çalışan her anne için, yılbaşı geceleri zor geçer.
31 Aralık gecesi, tüm televizyon kanallarında yeni yılın gelişi Hıristiyanlıktan kopya adetlerle kutlanılırken, anneler çocuklarını bu yabancı kültürün, insanı cezbeden şaşaalı şölenlerinden nasıl koruyacaklarını düşünüp dururlar... Çünkü bilinçli anneler bilirler ki, çocuk yaşta edinilen sağlam öğretiler, yıllar geçse de asla silinmez...
Ve maalesef, bunca sakınmaya rağmen çocuklarının ağzından dökülen o soru, dini hassasiyetlerini yaşatmak için çırpınan bütün annelerin yüreğinde adeta fırtınalar kopartır:
"-Anneciğim, Noel Baba bize de gelecek mi?"
SİZ DE ÇOCUĞUNUZA BİR YILBAŞI ALTERNATİFİ OLUŞTURMAK İSTİYORSANIZ... TIKLAYINIZ...
3 yaşına kadar tedavi edilmezse ciddi hasar bırakabilir.
Yeditepe Üniversitesi Göz Hastanesi'nden Prof. Dr. Ilgaz Yalvaç, bebeklerde de görülebilen glokomun (göz tansiyonu) 3 yaşına kadar tedavi edilmemesi halinde hasar bırakabileceğini belirtti.
Yalvaç, yaptığı yazılı açıklamada, glokomun sadece yetişkinlerde değil, bebeklerde de rastlanan bir göz hastalığı olduğunu bildirdi.
Doğumdan itibaren ve bebeklik çağında ortaya çıkan glokomlara ''doğumsal glokom'' denildiğini, bebeklik çağında ortaya çıkan glokomun erken teşhisinin büyük önem taşıdığını kaydeden Yalvaç, bu konuda öncelikle çocuk hekimlerinin çok dikkatli olması gerektiğini ifade etti.
Erişkinlerde glokomun merkezi görmeyi bozmadığı için hasta tarafından ileri seviyeye ulaşmadıkça net bir şekilde algılanamadığını bildiren Yalvaç, ancak bebeklerdeki doğumsal glokomda gözün içerisinde biriken sıvının gözü büyütmeye başladığını belirtti.
Bebeklerde gözün gelişiminin sağlandığı ilk üç yaş içerisinde göz tansiyonunun normal düzeyde tutulması gerektiğini bildiren Yalvaç, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
''Bu dönemde kontrol edilemeyen glokom, görme sinirinin ciddi anlamda zarar görmesine neden oluyor. Bebeklerde de görülebilen glokom (göz tansiyonu) 3 yaşına kadar tedavi edilmezse hasar bırakabilir. Glokom, genetik geçişli bir hastalık. Ülkemizde akraba evliliği çok sık yapılıyor. Akraba evlilikleri nedeniyle dünyaya gelen bebeklerde bu hastalık daha sık görülüyor ve bunlar ciddi bir risk grubunu oluşturuyor. Akraba evliliklerinin yapılmaması başta glokom olmak üzere genetik geçişli hastalıkların büyük oranda azalmasına neden olacaktır.''
Erişkinlerde genellikle tıbbi yöntemlerle hastalığın tedavisine başlandığını, yetersiz olması durumunda diğer yöntemlere geçildiğini bildiren Yeditepe Üniversitesi Göz Hastanesi'nden Prof. Dr. Ilgaz Yalvaç, çocukluk çağındaki glokomlarda ise erişkinlerden farklı olarak öncelikle cerrahi tedavi uygulandığını, bunun nedeninin ilaçların bebeklerde ciddi yan etkiler yaratması, ilaçların bebeklerde erişkinler kadar etkili olmaması ve bebeklerde yapılan cerrahi tedavinin başarılı sonuçlar vermesi olduğunu kaydetti.
Öğrenciler yeni düzenlemeye dikkat! ÖSYM sınav soru sayılarında ve bazı testlerin içeriklerinde birtakım düzenlemeler yaptı. İşte düzenlemelerin ayrıntıları...
ÖSYM geçtiğimiz günlerde liselerin dört yıla çıkarılması ve haftalık ders çizelgesindeki değişikliklere paralel olarak soru sayılarında ve bazı testlerin içeriklerinde birtakım düzenlemeler yaptı. Aslında gecikmiş bir düzenleme diyebiliriz. Çünkü öğrencilerin büyük çoğunluğu Ağustos ayından bu yana çalışmalarını ve planlamalarını eski yapıya göre sürdürüyordu. Yapılması planlanan değişiklik Temmuz ya da en geç Ağustos ayında kamuoyuna duyurulmalıydı.
Aşağıdaki tabloda yeni ve eski soru sayılarını iki tabloda karşılaştırmalı olarak ele aldım. Öğrenci açısından yüzdelik değişim çok fazla bir şey ifade etmediği için soru sayılarını kıyasladım.
(*) : Bir önceki değişiklikte testin kapsamı Türk Dili ve Edebiyatı (Edebi metinler dahil) olarak geçiyordu. Yeni değişiklikte Türk Edebiyatı-Dil ve Anlatım olarak değiştirilmiş.
(**) : Bir önceki değişiklikte testin kapsamı Türkiye Coğrafyası olarak geçiyordu. Yeni düzenlemeyle Coğrafya olarak değiştirilmiş. Testin sorularının Türkçe-Matematik alanında okutulan Coğrafya dersinin konularıyla sınırlı olacağı ifade edilmiş.
(***) : Yeni düzenlemede Tarih dersine Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersi dahil edildiği ifade edilmiş.
(****) : Bir önceki değişiklikte testin kapsamı Ülkeler Coğrafyası olarak geçiyordu. Yeni düzenlemeyle Coğrafya olarak değiştirilmiş. Burada gelecek olan sorular Sözel alan öğrencilerinin müfredatına dayalı olacaktır.
Yapılan değişikliğin belki de en önemlilerinden birisi Psikoloji sorularının Ed-sos testinden çıkarılıp Sos-2 testinin kapsamı içerisine alınması. Zaten Psikoloji dersi Türkçe-Matematik alanı öğrencileri için seçmeli, Sözel alan öğrencileri için zorunlu. Bu teste alınması doğru bir karar. Bu değişiklik beraberinde alan tablolarında ve bazı bölümlerin puan türlerinde değişiklik yapılacağının sinyali olarak da değerlendirilebilir. Umarım alan tabloları ve puan türlerindeki değişiklik (eğer yapılacaksa) geciktirilmez ve en kısa sürede kamuoyuna duyurulur.
Öğrencilerin ve eğitimcilerin takıldığı temel noktalardan birisi Mat-1 testinde Geometrinin neden belirtilmediği konusu. Zaten geçmişte de bir ayrım söz konusu değildi. Testin kapsamı matematiksel ilişkilerden yararlanma gücü ile ilgili sorular şeklinde ifade ediliyordu. Bu ifadede herhangi bir değişiklik yok. Dolayısıyla geçmişte olduğu gibi Mat-1 testinde Geometri sorusu olacaktır. 9. sınıfa kadar Geometri adıyla bir ders olmadığından ve bu dersin Matematik içerisinde ele alınmasından dolayı, 9. sınıf ve ilköğretim müfredatının sorgulandığı Mat-1 testinde Geometri diye ayrı bir ders belirtilmiyor.
Analitik Geometrinin Sayısal ve Türkçe-Matematik alanlarında zorunlu ders olmasıyla birlikte soru geleceği bekleniyordu. Soru sayısı verilen yüzdeliğe göre 3 olacaktır. Burada özellikle Analitik Geometri dersi görmemiş ya da görse bile nasıl olsa soru gelmeyecek düşüncesiyle derse ilgi göstermemiş mezun öğrencilerin daha fazla sıkıntı yaşayacağını düşünüyorum.
Bir diğer eleştirilecek nokta da Tarih içerisine Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi bölümünün dahil edilmesi. Müfredatta bu ders var; ancak ortada dersin kitabı yok. Tabii ki burada suç ÖSYM'nin değil. Müfredatı oluşturup kitap çıkarmak Milli Eğitim Bakanlığı'nın yetkisinde. Bu zamana kadar ders kitabının çoktan çıkmış olması gerekiyordu. Bu durum ister istemez öğrencileri sıkıntıya sokuyor. http://www.samanyoluhaber.com/haber-125149.html
Öğrencilerin televizyonla imtihanı Eğitimin Zirvesi Programı yapımcısı Hakal Baykal samanyoluhaber.com'daki köşesinde öğrencilerin televizyonla imtihanını yazdı.
Günlerden Perşembeydi. Okuldan eve gelmiştim.
Biraz dinlenip yemek yedikten sonra saat 21.00 gibi dersin başına oturacaktım. Ders çalışırken yiyeceğim zerzevatı annem hazırlayıp masama yerleştirmiş, koca bir bardak kolayı da koymayı unutmamıştı. Ambiyans harika, lojistik destek mükemmeldi. Masanın başına oturup kitaplarımı açtım... "Ne sıkıcı şey ders çalışmak! Keşke hiç çalışmadan rahatlıkla istediğim bölüme girebilseydim!" düşüncesi devamlı beni rahatsız ediyordu. Bu düşünceyle birlikte ilk soruyu çözmeye başladım. Birkaç soru çözdükten sonra can sıkıntım daha da arttı. Biraz evde dolaşarak bu sıkıntıyı atıp dersimin başına tekrar dönmeyi planladım ve harekete geçtim. Salona girdiğimde ev ahalisi hipnoz olmuşçasına televizyona bakıyordu. Aaa, bir de ne göreyim: Televizyonda en sevdiğim dizi başlamamış mı! İçimden bir ses, "İlk reklâm girene kadar otur seyret, sonra dersinin başına dönersin." dedi. Tabii ki ben de bu sesi dinledim! İlk reklâm girmişti, ama dizinin devamında ne olacağı düşüncesi merak duygumu gemlenemez bir duruma getirmişti. O anda içimden bir ses, "Dizinin ardından dersini çalışırsın." dedi ve ben de bu sese kulak vererek diziyi bitirdim. Saat 23.00'ü gösteriyordu. Tekrar odama dönüp masamın başına geçtim, ama yorgundum ve uykum gelmişti. İçimdeki ses yine imdadıma yetişti. Bana, "Hafta içi okul, hafta sonu dershane; ne biçim bir hayat. Senin hiç dinlenmeye hakkın yok mu? Zaten bu saatten sonra çalışılacak dersin faydası da olmaz. Hadi bakayım doğru yatağa; marş marş... Ben senin iyiliğini düşünüyorum, sakın ha beni şeytanın olarak tanıma. Seni sabah erken uyandırırım, dersini sabahleyin çalışırsın." diyordu bu ses. Bu teklif çok mantıklı geldi ve ben de ona itaat edip hemen yatağıma uzandım. Sabah annemin sesiyle uyandım. Annem, "Çocuğum çabuk kalk, okula geç kalacaksın." diyordu! - - - - - - - - - - "Aaaa, bu hikâye aynen beni anlatıyor!" diyen öğrencilerin çok olduğunu biliyorum. Bu aralar eski edebi eserleri köpürte köpürte dizileştirme modası var. Bu dizilere müptela olan öğrenciler birazcık daha kendilerini rahat hissediyorlar; en azından "Bu diziler sayesinde edebiyatı hallediyoruz hocam!" yalanına hem kendilerini hem de çevrelerini inandırabiliyorlar... Yukarıda öğrencileri çalışmaktan alıkoyan şeytanın tavsiyeleri aşağıda devam ediyor. Herhalde şeytanın dediklerinin tam tersinin yapılması gerektiğini izah etmeme gerek yok! Başarısız olmak isteyen öğrencilere tavsiyem aşağıda yazılanları uygulamaları! Öncelikle televizyonda seyredilecek maçlar, filmler ve özellikle diziler varsa masanın başına kesinlikle oturulmamalı; hatta çalışma odasına adım atılmamalı. Her güne birkaç dizi filmin olduğu akşamlarda, bütün akşam televizyon başında geçirilmeli. Çalışırken, çok fonksiyonlu sallanan koltuğa oturulmalı. Sallanırken her öne gelişte bir kelime okunup, her arkaya gidişte ise dinlenilmeli. Eğer sallanan koltuk yoksa yumuşak, uyumaya son derece elverişli bir koltuk bulunmalı ve onun üzerinde uyunmalı; pardon pardon çalışılmalı! Müziksiz ders olmaz. O nedenle ders çalışırken müziğin sesi sonuna kadar açık olmalı. Müslüm Gürses'in, Ferdi Tayfur'un, Orhan Gencebay'ın şarkılarından bir seçki oluşturulabilir (Orhan Gencebay'ın, öğrencinin çalışma konseptine uyan ‘hatasız kul olmaz' şarkısını özellikle tavsiye ediyorum). En iyi onlar konsantrasyonu sağlar. Öğrenci kendini huzurlu hissetmiyorsa, huzuru yakalamak için öğrencinin, üzerindeki stresi atması gerekir. Stresi atmanın en iyi yolu anne-babayla tartışmak ya da varsa evdeki küçük afacanları hırpalamaktır. Eveet; şimdi yazılan reçeteyi uygulama zamanı; bütün öğrencilere kolay gelsin!
Diyanet İşleri Başkanı Yardımcısı Prof. Mehmet Görmez, gerçeküstü güçlere sahip kahramanların yer aldığı diziler yüzünden kutsala yönelik saygının çarpıtıldığını söyledi
Diyanet Uyardı
Diyanet sihirli dizilere kızdı
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Görmez, gerçeküstü güçlere sahip kahramanların yer aldığı dizilerin 'Allah', 'melek', 'mucize', 'ahiret', 'ilahi adalet', 'dünyevi ve uhrevi müeyyide' gibi dini kavramların tasavvurunu çarpıttığını belirterek, bu çarpık anlayışın 'Sırlar Dünyası' gibi dini içerikli programlarda da görüldüğünü bildirdi.
Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından düzenlenen 'Çocuk gerçeği ve medya okuryazarlığı dersinin önemi' konulu uluslararası panelin ikinci gününde gerçekleştirilen oturumda, çocukların en çok izledikleri programların etkileri ele alındı. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Görmez de 'Sihirli dizilerin oluşturduğu din algısı' başlıklı konuşmasında, 'Sihirli Annem', 'Acemi Cadı', 'Selena', 'En İyi Arkadaşım' gibi dizilere değindiği konuşmasında, "Sihirli diziler, Allah, melek, mucize, ahiret, ilahi adalet, dünyevi ve uhrevi müeyyide gibi dini kavramların tasavvurunu çarpıtmaktadır" dedi.
Yahudi geleneği Bu dizilerle kutsala ve maneviyata yönelik ilgi ve saygının çarpıtıldığını ve çocuklardaki Allah tasavvuruna yönelik olumsuz bir idrakin oluştuğunu kaydeden Görmez, bu dizilerin dua etme anlayışına da zarar verdiğini savundu. Görmez, sihirli dizilerde sihir yoluyla eşyanın canlıya, insanların da hayvanlara dönüştürülebildiğini anımsatarak, bunun Yahudi geleneğinde var olduğunu, ancak İslam dininin kabul etmediğini söyledi.
Abartılı mistisizm Bu dizilerin getirdiği çarpık anlayışları 'sırlar dünyası' gibi dini içerikli programlarda da görüldüğünü vurgulayan Görmez, kader, müeyyide ve ilahi adalet gibi ilkelerin aşırı mistisizmle işlendiğin savundu ve "'Sırlar Dünyası' programında sunulduğu şekliyle ahiret inancı ve ahiretteki müeyyide İslam'ın ahiret inancına uygun olmayacak şekilde sunuluyor" dedi. http://www.sentezhaber.com/index.php?mode=detay&index_id=23041
Yanlış müdahale, çocuklarda kekemeliği kalıcı hale getiriyor. Araştırmalara göre anne baba bile kekeme çocukları hakir görerek işi zora sokuyor.
Kekemelik Nasıl Yenilir?
Araştırmalar, kekeme çocukların aileleri tarafından daha az beğenilip takdir edildiğini, konuşmalarının sık sık kesildiğini gösteriyor. Ebeveynler, çocuğun kekelemesine değil akıcı konuşmasına odaklanmalı ve cesaret vermeli.
Çocuklarda oldukça sık rastlanan kekemeliğin, ailelerin bilinçsiz müdahalesi nedeniyle kalıcı hale geldiği bildirildi. Özel Bahar Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Turgay Baz, çocukların konuşmasında bir bozulma olması durumunda ailelerin kaygılandığını ve bunu düzeltmek için yanlış müdahalelerde bulunmaya başladığını söyledi. Konuşmaya başlayan çocuklarda sıkça rastlanan bu durumun genellikle kendiliğinden düzeldiğini vurgulayan Uz. Dr. Baz, sorunun kalıcı olmasında anne-babaların tutumlarının etkili olduğunu kaydetti.
Büyüme döneminde ortaya çıkan kekemelik hakkında bilgi veren Baz, şöyle konuştu: "Çocuklarda 3-5 yaşlar arasında beyin gelişimi çok hızlıdır. Buna karşın, düşüncelerin aktarılması için gerekli olan dil ve dudak aynı hızda gelişmez. Bu da, çocuğun bazı sözcükleri bozuk çıkarmasına ya da çıkaramamasına neden olur. Bu durum zaman geçtikçe kendiliğinden düzelebilir."
Anne-babaların bu dönemdeki tutumlarının çok önemli olduğunu dile getiren Dr. Baz, şöyle devam etti: "Anne-babalar, çocukların çıkartacağı sözcükleri takip ederek, onları düzeltme yoluna gidiyor. Bu durumda ise çocuk takılmayacağı sözcükleri seçeceği için toplum içinde ya da heyecanlandığında takılmaları artacaktır. Bazen de çocuklar, takılmamak için konuşmamayı tercih edebiliyor. Anne-babalar, çocuğun konuşmasına müdahale etmek yerine, onu serbest bırakmalı. Zamanla daha doğru telaffuzlarla, durum kendiliğinden düzelecektir."
Dr. Baz, çocuklarda ilerleyen yaşlarda da konuşma bozukluğunun devam etmesi durumunda, doktora başvurulmasını ve tadavi sürecine geçilmesi gerektiğini ifade etti.
2-6 yaş arasındaki geçici kekemelik döneminde çocuğun hemen kekeme olarak etiketlenmemesi gerekiyor. Bu aşamada çocuğun her dediği düzeltilir, baskı yapılır, konuşmasıyla da alay edilirse kekemelik kalıcı hale gelebiliyor. Kekemeliğe meyilli çocuklar otorite figürlerle (baba, öğretmen, okul müdürü vb.) ya da kendi konuşmasını dinlemekten bıktığını belli eden dinleyici ile konuşurken daha fazla güçlük çekiyor.